Türk Sineması Seçkileri: Küçük Kıyamet

Ali Kara’dan Türk sinemasının kanayan yarası “korku” türü ve “Küçük Kıyamet” filmi üzerine bir inceleme. Türk Sineması Seçkileri ikinci yazısı ile sizlerle…

Türkiye’de 2010 sonrası şiddetle hissettiğimiz tektipleşme durumu sanatta ve sinemada da kendini fazlasıyla belli ediyor. Gişe filmlerinin ve “sanat sineması” denilen filmlerin yönetmenleri, sınırları başkaları tarafından çizilen formlara uyarak sinema yapmayı sürdürmeye çalışıyorlar. Hikayeleri özel ama hikayelerini anlatma biçimleri taklitten öteye gitmeyen bu filmler de Türk Sinemasının bugün en büyük sorunu olan tektipleşmenin ağırlıklı olarak nedeni konumunda duruyor.

Gişe filmleri ve sanat filmlerinin yanı sıra bundan nasibini alan bir başka tür de korku sineması. Dünyada her geçen yıl korku filmleri olaylar yaratır, festivallerde adaylıklar kazanırken Türk Korku Sineması gelişmek şöyle dursun, giderek ilkel bir hal alıyor. Hepsi “din” öğesinin etrafında gelişen, oyuncuların (filmi daha da ucuza kotarmak için) deneyimsiz, tanınmamış ve dolayısıyla başarısız kişilerden seçilmesi, artık tarihe karışan yöntemlerle seyirciyi korkutmaya çalışmaları ve yetmiyormuş gibi korkunç görsel efektlerin cirit attığı bu filmlerin sayısı her geçen yıl daha da artmakta.


Sinemamızdaki korku filmlerinin durumu her zaman böyle değildi elbette. 2000-2010 yılları arasında farklı konuları ele alan, oldukça başarılı oyuncuların rol aldığı, senaryoların iyi yazıldığı ve kendini kanıtlamış yönetmenlerin çektiği korku filmleri (sayıları az olsa da) Türk Sinemasında korku türünün tektipleşmeye mahkum olmadığını, özgün filmlerin çıkabileceğini kanıtlar nitelikteydi.

Bu filmlerden yalnızca biri ise senaryosunu ülkemizde fantastik edebiyatın başarılı isimlerinden olan Doğu Yücel‘in yazdığı ve yönetmenliğini Taylan Biraderler olarak anılan Yağmur ve Durul Taylan’ın yaptığı, başrollerinde Başak Köklükaya, Cansel Elçin, Binnur Kaya ve İlker Aksum‘un olduğu “Küçük Kıyamet” filmi.


Kısaca Küçük Kıyamet

Film, İstanbul’da, kocası Zeki, çocukları Eda ile Alp ve onların dadıları Filiz ile birlikte yaşayan, annesini ’99 depreminde kaybetmiş ve bu yüzden depremi travma haline getiren Bilge‘nin en büyük korkusuyla yüzleşmesini ele alıyor. Ailesiyle ve iki yeğeniyle tatile çıkacağı gece yaşadıkları deprem sonrasında sinirleri daha da altüst olan Bilge’nin başına, gittikleri güney kasabasında da esrarengiz olaylar gelecektir.

Her şeyden önce, filmde hikayelerini izlediğimiz aile, tipik burjuva özellikleri olan bir ailedir. Yaşadıkları, onları dış dünyadan uzak tutan korunaklı site, iki çocuklarına bakmaları için tuttukları dadı, tatil için gidecekleri evi internetten seçmeleri, birbirleriyle ilişkileri ve birbirlerine hitap şekillerine kadar bu durum belli eder kendini.


Korunaklı, çitlerle çevrili sitelerden çıkıp bilmedikleri bir yere adım atan ve yaşadıkları bir takım korkutucu olaylar neticesinde yıkıma uğrayan burjuva ailenin hikayesi olarak da ele alabiliriz filmi.

Ancak Küçük Kıyamet yalnızca bundan ibaret değildir.

Gittikleri kasabada kendilerini karşılayan ve “emir kulu” olduğunu söyleyen Ali’yle tanışan aile, karşılarında duran bu köylü adamın ilkelliğinden de çekinerek evlerine yerleşirler. Ancak hiçbir şey planladıkları gibi gitmez. İnternetten fotoğraflarına bakarak tuttukları evin tam karşısında bir mezarlık vardır, köpekler evin etrafında cirit atar, evin her tarafı zararlı böceklerle doludur… Yaşadığı depremin korkusunu hala üzerinden atamamış Bilge’nin kabusları da bu tatili daha iyi yapmaz.

Bütün bunların yanı sıra, depremi ve onunla bağdaştırılacak her türlü korku öğesini filmden çıkarttığımız zaman bile aile yeterince gergin kalacaktır. Bilge ve eşi Zeki arasında geçen her sahnede kendini belli eden bu durum, filmin her sahnesinde seyirciye o gerilim duygusunu vermede katkı sağlar.

Ailenin kasabada yaşadıkları, karşılarına çıkan gizemler bir yana, seyirciye de adım adım yaklaşan finalin ve sırrının ipuçlarını vermekten geri kalmaz film. Saatin her daim aynı vakitte kalması, İstanbul’daki ve kasabadaki akşam yemeklerinde sofrada aynı yemeklerin bulunması, Bilge’nin susuzluğu bizi yaklaşan finale hazırlar.

“Emir kulu” olan ve yalnızca ev sahibinin emirlerini yerine getiren Ali’nin bütün aileyi tehdit edecek şekilde mezarlarını hazırlaması ve evin kapısına dikilmesiyle Bilge kendi küçük kıyametinin geldiğini, ölümün karşısına dikildiğini fark eder.


Ölüm Korkusu

Asıl ele alınan, film boyunca gördüğümüz, bizi ana olaydan koparmaya çalışan yapay korkular değil, Bilge’nin karşı karşıya kaldığı, herkesin yüzleşmek zorunda olacağı ölüm korkusudur. Filmin tamamı Bilge’nin bilinçaltının bir yanılsamasıdır ama bu yanılsamada bile ölümden kaçamaz, kendi kıyametiyle karşı karşıya kalır.

Filmdeki öne çıkan korku unsurları, Bilge ile Ali’nin karşı karşıya geldiği sahneden itibaren kendini ölümün şiirselliğine teslim eder. Kevin Moore‘un müzikleriyle desteklenen bu şiirsellikte biz de Bilge’yle birlikte aydınlanırız. Sinemamızda örneğine az rastladığımız finaldeki “twist” de zekice ve filmin atmosferine oldukça uygundur.


Filmin, ayakları yere sağlam basan hikayesiyle birlikte sinematografisi de oldukça başarılıdır. Yalnızca kasaba sahnelerindeki dış çekimlerinde ışık facia olsa da geride kalan sahneler iyi kotarılmıştır.

Filmin görsel olarak en iyi diyebileceğimiz sahneleri ise Ali ve Bilge’nin finaldeki karşılaşması ve ardından gelen deprem sahnesidir.

Deprem sahnesinde ağır çekim avantajlı kullanılmış ve filme yaraşır bir final için gereken son noktayı koymuştur.

Tüm film boyunca başarılı bir oyunculuk sergileyen ve daha sonra bu rolle ödüller alan Başak Köklükaya da deprem sonrası sahnesinde çaresizliği ve kapana kısılmışlığı yansıtışıyla filmdeki zirvesine çıkar. Onun yanı sıra tüm film boyunca en öne çıkan oyuncu Ali rolünde İlker Aksum olurken; Cansel Elçin senaryodaki kimi yapay diyalogların da etkisiyle vasatın altında performans sergilerken ve Binnur Kaya’nın karakteri (oyuncunun performansı iyi olmasına rağmen) film boyunca bir beklenti yaratıp sonunda boşa çıkarmasıyla bir adım geride kalıyorlar.

2004 yapımı, yine bir korku filmi olan Okul ile çıraklık filmlerini, sinemamızdaki nadide kara komedilerden biri olan Vavien ile ustalık eserlerini tamamlayan Taylan Biraderler’in kalfalık eserleri gibi duruyor “Küçük Kıyamet”. Yer yer kusurlara sahip ancak hem izleyiciyi küçük görmeyen hem sanatsal kaygıyı da göz ardı etmeden yapılan, filmin tüm unsurlarına ayrı ayrı emek gösterilmiş bir film. Bütün bunlarla beraber iyi oyunculuklar izleyebildiğimiz, iyi düşünülüp iyi yazılmış bir senaryoya ve ne yaptığını bilen yönetmenlere sahip bir film olmasıyla da Türk korku sinemasında görmek istediğimiz, örnek gösterilecek bir film haline geliyor.

Yazar Hakkında

Ali Kara

1996 yılında İstanbul'da doğdu. Lise eğitiminde aldığı tiyatro eğitiminin
ardından Yeditepe Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü'ne başladı.İlk kısa filmini aynı yıl çekti. Halen kısa film ve senaryo çalışmalarına devam etmektedir. Türk Sinemasına hayran.

Yorum Yap

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti