Sineterapi: Yaban Çilekleri

Enes Altınok, sinema ile terapi olmak isteyenler için yeni yazı dizisi Sineterapi kapsamında Yaban Çiçekleri filmini inceliyor.


Hayatıma anlam katan, hayatımı mavileştiren ve bu yazının oluşmasını sağlayan biricik Yaren’ime…

Merhaba Premingerler,

Bu sefer ne o sıkıcı demeçlerimi ne de “Sinemuayene” yazısı kaleme aldım. Bu hafta bir terapi yazısıyla karşınızdayım. Öyle bilindik, üçüncü sınıf kişisel gelişim kitaplarından fırlama bir terapi yazısı değil. Bu yazı ilk “Sineterapi” yazısıdır ve “Hisdeş Sözcükler” yazıma ilham veren, hayatımın en önemli kişisi olan “hisdeş”imden gelen bir isimden doğduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Önce size bu “Sineterapi” yazısının amacını açıklayacağım, daha sonra da terapi ögesi olan filmimize değineceğim.

Sineterapi Nedir?

Birçoğumuz ruh durumuna çok da önem vermez. Adetimizdir “Bizden daha kötüleri var,”, “Bu ufak meseleleri takmak mı gerekir?”, “Zaten öleceğiz, neden bu kadar dert ediniyoruz kendimize?” yahut “Psikolog ‘Ha, ha’, diyecek ağabey,”, demek. Ee, madem psikologa gitmek istemeyenleriniz ya da isteseniz bile hazır olmayanlarınız da mevcut o yüzden yeni bir yöntem geliştirdim. Kendi sorunlarını, kendi sorunlarını işleyen filmlerle terapi etmeyi öğütleyen yazılar yazmak.

Hiçbir şekilde korkmayın, ne elimde bir iğne var ne de sinemuayenede kullandığım nesnelimsi bir dil var. Mümkün mertebe bu yazımda bir “sinepsikolog” olup terapi olarak filmlerle ilgili parmaklarım döndüğünce yazacağım ve sizlerden de tavsiyem bu yazıyı okuduktan sonra filmi izlemenizdir. Terapiden kastım kesinlikle komedi filmleri tavsiyesi değil. Şayet öyle bir beklentiniz varsa yanlış yazıya gelmişsiniz. Burada amacım okuyucuyu kendi psikolojik durumlarıyla , filmler yoluyla yüzleştirmek ve filmlerin de okuyucu-izleyicilerin içini aydınlatmalarını sağlamaktır.

Lafı fazla uzatmadan, ilk Sineterapi seansına hoş geldiniz Premingerler!

Yalnızlık, Ölüm, Yaşlılık ve Nesil Çatışması: Yaban Çiçekleri

Bu hafta, Ingmar Bergman’ın önemli filmlerinden olan 1957 yapımı “Yaban Çilekleri”yle terapimizi yapacağız. Nasıl mı?

Yalnızlık

“Yaban Çilekleri”nin sadece belli bir yaşa merdiven dayamış kişilere değil, her yaştan izleyiciye hitap eden bir Bergman yapıtı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. İnsan hayatının belli dönemlerinde kendini yalnız hisseder. Yalnızca fiziksel yalnızlıktan söz etmiyorum. Anlaşılmamak ya da rengarenk bir toplumda farklı bir renk olmak da bir yalnızlıktır. Fiziksel olarak birlikte olduğunuz arkadaşınız, ebeveyniniz ya da kim olursa olsun onlarla bir gönül bağı kuramamak da bir yalnızlık çeşididir.

“Yaban Çilekleri”nde baş kahramanımız Isak Borg, oğlu ve oğlunun eşi tarafından da anlaşılamamaktadır; çünkü Borg sağlığında oğlu ve oğlunun kızıyla nesil çatışması yaşamış, haliyle de arada belli bir uçurum oluşmuş. Filmimiz aslında Isak Borg’un ödülünü alması için gideceği şehre yapacağı yolculuğu ele alır fakat bu yolculuk sırasında hem geçmişine yolculuk yapar hem de yolda kalan yabancılarla dostluk kurar hem de ona refakat eden oğlunun eşiyle barış köprüsünü kurmaya çalışır. İnsanoğlu oldukça kindar olabiliyor Premingerler. Geçmişe bir türlü sünger çekemiyor. Belki de geçmiş, süngerle geçiştirilmeyecek hasarlar bırakmıştır yürekte. Yine de tüm bunlara rağmen, barış köprüsü kurulma girişimi varsa bu girişim sertçe reddedilmemeli; aksine girişimi yapan kişi ve girişimi anlaşılmalı.

Şayet böyle bir yalnızlık hissediyorsanız, belki Isak Borg’un öyküsü yaranıza sünger olamasa da merhem olabilir.

Ölüm

Bunun yanı sıra ölüm kavramı hepimizi ürküten bir kavram. Herkesin inancına saygım sonsuz, ölüme olan bakış açısına da. Yine de birçoğumuzda bir ölüm korkusu var. Aslında bilinmezliğin verdiği bir korku, hele hele yaşımız epey ilerlemiş ve seksene yaklaşmışsak, yaşama gençliğimizde tutunduğumuzdan daha sıkı tutunuruz. Gençliğimizdeki hataları, kaçırılmış fırsatları telafi etmek isteriz.

Kırılan kalpleri onarmak, direndiğimiz değişime -tren kaçmadan- ayak uydurmak isteriz. Tabii ki, bir yandan da ölümden kaçmak isteriz. Isak, rüyasında bir sokakta yürür.  Sokakta yürürken bir saat kulesine ilişir gözleri. Saat kulesi ne kadar ömrü kaldığını, yoldan geçen at arabasından düşen tabut ise kendi ölümünü imlemektedir. Isak, açılan tabutta kendi ölüsünü ve ölüsü tarafından boğazlandığını görür.

Bu ölüm kavramı için de Nazım Hikmet’in çok değer verdiğim şiiri Yaşamaya Dair‘deki şu dizeleriyle cevap vereceğim:

“Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.
Bir sincap gibi mesela,
Yani, yaşamın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden
Yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.”

Şimdilik ölüm değiştirilemez bir gerçek olsa da, bu bizi ürkütmemeli ve her şeye, her yaşa rağmen “bütün işimiz gücümüz yaşamak” olmalı. Her ne kadar da “dönülmez akşamın ufku” görünse de, insan yaşamını şekillendirmeye devam etmeli ki insan ölüm yatağında rahatlıkla “Yaşadım,” diyebilsin, zaten Isak Borg’un da ereği yaşamını yeniden şekillendirmek.

Yaşlılık

Birçoğumuz yaşlanmaktan yakınırız. Yaşlandığımızda da gençlik pişmanlıklarından yakınırız. Gençken de unuttuğumuz bir husus da, gençliğin de -en azından fiziken- geçici olduğudur. Kendimize itiraf edemesek de, hepimiz kendi içimizde geçmişe dair romantik duygular besliyoruz. Sanki geçmişte her şey toz pembeymiş ve bugün de küllerle kaplıymış gibi hissediyoruz.

Nitekim insan yaşamının her ama her dönemi hem olumlu, tatlı anlarla hem de lanet okunan, acı anlarla bezenmiştir. Hayatımızın her dönemi, her basamağı bizim için çok önemlidir. Bizi biz yapan geçmiş ve daha mutlu, daha pişmanlıksız bir geleceği de şimdi bulunduğumuz anlarda bulunulan hareketler belirliyor. Isak da yolculuğu sırasında gençliğinde yaşadığı evi ziyaret ediyor.

Gençliğinde oldukça kalabalık bir ailede büyüyen Isak, geçmişini ve geçmişteki aşkı Sara’yı özlüyor. He ne kadar da saygıdeğer bir kariyeri olsa da, Isak’ın hayatı hatalar ve pişmanlıklarla dolu; haliyle yaşlılığında geçmişteki hatalarıyla kendini cezalandırıyor. Nihayetinde oğlu ve oğlunun karısıyla barışıp, yeni dostlar edinince de geçmişin kefaretini ödemiş oluyor.

Yani bundan şöyle bir ders çıkarılmalıdır ki; geçmiş her ne kadar da bizi inşa eden bir unsur olsa da, geçmişte yaptığımız hatalar hangi yaşta olursak olalım telafi edilir. Yeter ki, yaşamın her çağının değeri bilinsin ve nostalji, sadece fotoğraf kadrajlarında ve melodilerle sınırlı olsun.

İnsan, yaşlılığı kabul edince ister istemez kendisiyle olan çetin savaşa son vermiş oluyor ve her çağın, verimli kararlara ve tecrübelere açık olduğunu görüyor.

 Bir Hayat Döngüsü Terapisi

Yaban Çilekleri, Ingmar Bergman’ın bir yandan sunduğu bir hayat döngüsü terapisidir çünkü insan olarak hep hayatın belli bir bölümünde tıkılıp kalacağımızı zanneder ve bilinmezliklerin korkusundan dolayı geleceği çok düşünmemeye çalışırız.

Bu film de aslında hayatımızın verdiği bilinmezliklerin, yaşlılığın, anlaşılmamanın verdiği yükleri filmde Isak Borg’la özdeşleşmemizi sağlayacak şekilde üzerlerine sünger çekecek niteliktedir. Şayet yukarıda belirtilen bir semptom ya da hepsinden muzdaripseniz -uzun lafın kısası- kendinizi Yaban Çilekleri filmiyle terapi edebilirsiniz.

Sinema ile psikolojinin kol kola gezdiğine inanan biri olarak ilk Sineterapi yazımın da sonuna gelmiş bulunmaktayım. Bir daha ne zaman bir Sineterapi yazısı gelir, hiçbir fikrim yok. Şayet sinema yoluyla terapi sizlere iyi gelirse Sineterapi devam edecek fakat sadece yazı yazıda kalırsa açıkçası farklı bir yöntemle devam edebilirim ya da tamamen bu fikirden vazgeçebilirim.

Sinemanın seyirciler üzerinde psikolojik bir etkisi olduğu aşikar. Hele hele korkularımızın üstüne gidemiyorsak, bizim muzdarip olduğumuz dertleri anlatan filmleri izleyerek rahatlamak isteriz.

Lütfen bu yazıyı okuduktan sonra, arzu ederseniz filmi izlemeyi ihmal etmeyin. Kendinizi bırakın, akın ve filmi izlerken kendi dünyanıza dönerek izleyin. Isak Borg’un yerine geçerek izleyin filmi, belki içinizde belli kırıntıların aydınlandığını görebilirsiniz.

Haftaya yepyeni bir yazıyla görüşmek dileğiyle,

Sanatın ışığı sizinle olsun ve sinemanın ışığı içinizdeki karanlık odaları aydınlatması dileğiyle…

 

Yazar Hakkında

Enes Altınok

Yılbaşı 1997 yılı geldi çatmıştı; fakat içeride keyifler güzeldi. İki buçuk saat sonra dayanamayıp dünyaya gözlerimi açmışım. Nedeni, meraktan.
Kısacası kitap okumayı, film izlemeyi, müzik dinlemeyi seven ve kronik merak bozukluğuna sahip biriyim. Hayatım Ankara-Bursa-Berlin-İstanbul karesinden ibaret. Üç dilimiz var: Türkçe, Almanca ve İngilizce. Tek kötü yanımız da gereğinden fazla kırılgan olmamız. Onun dışında yazarak daha iyi anlaşan bir hikaye anlatıcısıyım aslında. Sizlerle bu şekilde bağ kurmayı hedefleyen biriyim.

Yorum Yap

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti