Sinemuayene: Trainspotting

“Hayatı seçin. İşinizi seçin. Kariyer edinmeyi seçin. Aile kurmayı seçin. Büyük ekran bir televizyon almayı seçin. Çamaşır makinesi, araba, cd çalar, elektrikli konserve açacağı almayı seçin. Sağlığınıza dikkat etmeyi seçin… İpotekle ev almayı seçin. İyi bir ev için çalışmayı seçin. Arkadaşlarınızı seçin. Hobileriniz için ayrı giysiler ve uyumlu çantayı seçin. Doğru dürüst bir çatısı olan, üç odalı pahalı bir daire kiralamayı seçin.. Kanepenizde oturun, televizyonun beyninizi yıkamasına izin verin, ruhunuzu o salak yarışmalara satın ve bir şeyler tıkının. Tüm bunları yaptıktan sonra intihar edin…” – Mark Renton, Trainspotting (Irvine Welsh, 1993)

İşte böyle başlar Trainspotting! Ah, kusuruma bakmayın Premingerler. Size hem merhaba demeden yazıya başladığım hem üç haftadır yazılarımı paylaşamadığım için özür borçluyum. Artık mazi geride kaldı! Maziyi seçmeyip bu hafta da yepyeni bir Sinemuayene ile Trainspotting’i muayene etmeyi seçiyorum.

HOLLYWOOD, GEL. VAKTİN DOLDU: TEŞHİS ÖNCESİ

Danny Boyle’un yönetmenliğinde 1996 yapımı Trainspotting, 1980 sonrası İskoçya’sının panoramasını çizerek İskoç gençliğinin uyuşturucu, alkol, seks ve eğlence dünyasıyla olan imtihanlarını ele alır. Irvine Welsh’in -ki filmde de ufak bir rolü vardır- 1993 tarihinde yazdığı aynı isimli romandan uyarlanan filmin oyuncuları Ewan McGregor (Renton), Ewen Bremner (Spud), Jonny Lee Miller (Sick Boy), Robert Carlyle (Begbie), Kelly Macdonald (Diane), Kevin McKidd (Tommy) yer alıyor. Trainspotting, bir bakıma Thatcherizmden iktisadi ve toplumsal anlamda olumsuz etkilenen İskoçya’da bulunan bir grup madde bağımlılarının günlük hayatlarını anlatan bir tren yolculuğu gibidir.

Bunun yanı sıra, “sistem” diye nitelendirdiğimiz oluşumdan yalnızca yoksulluk yahut bağımlılıkla sıyrılabileceğimizi savunur. Yani eroin olunca, ne hayat ne kariyer ne de iş ne de koskoca televizyon, ipotekli ev, aile herhangi bir şey ifade eder.

Bir bakıma sistem buna zorlar; çünkü 20 yıl öncesinde de şimdi de sistemden sıyrılmanın başka bir çözümü yok. Dış görünüşü ya da yaşam biçimlerini değiştirmekten bahsedilirse, bu gri alanda bulunmanın ötesine geçememektedir.

Tüm bunların yanı sıra 23 Şubat 1996 tarihinde İngiltere’de gösterime girdiğinde, nasıl Rossellini “Roma Açık Şehir” filmiyle ya da Truffaut “400 Darbe”si yahut Bunuel “Endülüs Köpeği” ile sinemada derin etkiler bıraktıysalar, Boyle “Trainspotting” ile sinemada derin etkiler bırakmakla kalmayıp İngiliz sinemasını uyandırıp eski saygınlığını tahsis etmiştir. Yarışma kapsamında olmadığı halde, Cannes’daki gösterimi “Trainspotting”in başarısını perçinlemiştir.

Welsh de, filmin başarısından dolayı 2002 yılında kitabın devamı olan “Porno”yu, “Trainspotting” öncesini anlatan “Skagboys”u yazar ardından. Bir de yönetmen Danny Boyle, sinemaseverler ve Trainspotting hayranlarına iyilik yapmış olacak ki tam 20 yıl sonra “T2 Trainspotting” adlı bir devam filmi çeker; fakat haşin koşullardan geçtiğimiz için T2 numaralı tren ülkemizden geçmeyecektir.

Neyse konuyu fazla dağıtmadan, filmi muayene etmek icap eder.

…HAYATI SEÇMEMEYİ SEÇİYORUM…BAŞKALDIRI

Bir kovalama sahnesiyle başlar Trainspotting. Arkadan ise Iggy Pop’un “Lust for Life” şarkısı ile filmin hem anlatıcı hem de başkahramanı olan Mark Renton hayat felsefesinden söz eder. Mark ailesiyle loto oynamaktan, büyük televizyon satın alıp ipotekli ev satın almaktan, kariyer sahibi olmaktan -yani sistem çemberinde bulunmaktan- vazgeçer ve hayatı seçmemeyi (sistemin dışında kalmayı) tercih eder. Peki bunu nasıl yapar? Arkadaşları Spud, Sick Boy ile eroin çekip; Begbie, Tommy ile futbol oynayıp publarda içki içip, ailesinden ayrı yaşamak için bir göz odada yaşamayı göze alarak yapar.

İşler, Mark’ın Spud ile soygunda yakalandıklarında değişir. Yargı, yani sistem, Mark’ı ailesine vererek ve tedaviye tabii tutarak kendi içine çeker fakat Mark, uyuşturucu tedarikçisi Mother Superior’un  yanına giderek sisteme başkaldırarak, yani İskoçya (Mark) kendisini yıpratan İngiltere’ye (Sistem/güç) başkaldırmak için intihar yoluna gider. Mark ise hastaneye kaldırılır ve ailesinin yanına teslim edilir. Odasında haklüsinasyonlar görmeye başlar. 15 yaşındaki Diane’ın şarkısı, Sick Boy’un ölen bebeğinin tavanda tırmanması, Begbie’nin Mark’ın yanıbaşında yatması… Aslında sistemin işleyen taktiklerinden biridir, sistem dışındakilere korkuyu aşılayarak korkularıyla yüzleştirip kendisine çekmek. Nihayetinde Mark uyuşturucu ticaretinden kazandıkları Sick Boy, Spud ve Begbie’yle ortak olduğu parayı çalarak hem onlara ihanet etmiş olur hem de karşı durduğu sistemin içine uygunlaştırılmış hale gelir.

BİR İNGİLTERE TAŞLAMASI OLARAK TRAINSPOTTING

Trainspotting, sadece bir uyuşturucu ve sistem eleştirisi güzellemesi değildir. Defalarca değinilse de, Trainspotting’in 1980 ve Thatcher sonrası İskoçya’nın ne zor koşullarda olduğunu, sosyoekonomik açıdan yıprandığını ve bunların yansımasının çareyi seks, uyuşturucu, disko partilerinde, müzikte bulan gençlerde görülebiliyor. Eski İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher’ın politikaları, İskoçya’yı özellikle endüstriyel olarak olumsuz etkilemiş, İskoçya’daki işsizlik oranlarının artmasına neden olmuştu. Bir nevi İskoçya dünya sahnesinden ötelenmişti.

Sonuçta kıt kanaat geçinilen bir yerde, toplumun mantıklı davranması pek de beklenemez. Kahramanlarımız da, bu noktada çıkış noktasını zihinleri geliştirmekten ziyade zihinleri şırıngayla eritmekte ve idi doyurmakta buldular.

Ayrıca, İskoçya’nın yeşil doğasını seyrettiklerinde Tommy İskoçya dağlarını hayranlıkla izlerken Renton ise, İskoçya’nın durumunu aşağıdaki gibi özetlemiş olur:

“İskoç olmaktan gurur duyuyor musun?”

“Tommy: İskoç olmaktan gurur duyuyor musun?
Mark: İskoç olmak bok gibi bir şey. En dibin de dibindeyiz. Soktuğumun dünyasının yüz karalarıyız! Uygarlığın içine edilmiş en sefil, acınası, ezik, zavallı leşleriz. Bazıları İngilizlerden nefret eder.  Ben etmem. Onlar sadece mankafadırlar. Biz ise mankafalar tarafından sömürgeleştirilenleriz… …Kısır malaklarca yönetiliyoruz. İçinde bulunduğumuz gidişat bok gibi, Tommy ve tüm bu güzel hava bu salak gerçeği değiştirmeyecek.”

Onun yanı sıra, Big Ben’in şaha kalkmış at ile birlikte alındığı eğik açılı genel planda aslında o şaha kalkan at İskoçya’dır ve İngiltere’yi temsil eden Big Ben’i tekmelermiş gibi gözükür. Öte yandan, İngiltere’nin eski gücünden yoksun olduğunun ve diğer güçlerce tekmelenme ihtimalinin yüksek olduğunu da simgelemektedir. “Trainspotting”, bir yandan bir İngiltere taşlamasıdır.

SONUÇ: TRAINSPOTTING

“Trainspotting” bir geçmişle gelecek arasında gelgiti de ele alır. Baş kahraman Mark Renton, sistemin dışında kalmayı bir de bu gelgite borçlu. Şimdiki zamanı kabul etmez, arkadaşları da kabul etmez. Renton; Iggy Pop, David Bowie, Georges Bizet, Lou Reed gibi müzisyenleri dinler, ayrıca istikrarlı bir okurdur. Bu şekilde arkadaşlarından daha da dışarıda durur Renton; fakat sistem ile sistemdışının arasındaki gri noktada bulunan Diane ise, Renton’a “Günler geçtikçe gençleşmiyorsun. Dünya değişiyor. Müzik değişiyor. Hatta uyuşturucular bile değişiyor. Yani tüm gün burada eroin ve Ziggy Pop’un (Iggy Pop’u kasteder) hayalini kuramazsın”, diyerek Mark’ın sisteme entegre oluşundaki katalizörlerden biri haline gelir.

Renton da, yukarıda belirtildiği gibi sistemin dışında olmaktansa sistemin tam içinde olmayı tercih eder. Hayatı seçer, büyük televizyona sahip olmayı seçer, kariyer sahibi olmayı seçer vs. Sonuçta, şimdilik sistemden çıkış mümkün değildir. Ya içinde bulunmak sözkonusu ya da gri bir noktada yaşamı sürdürmek. Dışında kalınırsa sonu bataklık ya da ölüm.

Nihayetinde, “Trainspotting” madde bağımlısı gençlerin gündelik hayatları ile İskoçya’nın buhran dolu dönemini ele alan, gösterildiği her yerde büyük ilgi uyandıran 1996 yapımı, İngiliz sinemasını şaha kaldıran filmlerdendir. Bir yandan egemen gücü eleştirip, öbür yandan egemen güçten bağımsız olmak uğruna bataklığa sürüklenmek zorunda bırakılanların dönüp dolaşıp egemen gücün avcunun içine hapsolmaya mahkum olduklarını gözler önüne serer.

Belki T2’nin muayenesi yapılamadı fakat bu Sinemuayenede “Trainspotting”in muayenesinin yapılmasından ötürü kıvançlı olduğumu bildirerek size Trainspotting’in sevdiğim sahnelerinden biriyle bu haftalık veda ediyorum.

Haftaya başka bir Sinemuayene yahut başka bir yazıyla görüşmek ümidiyle…

Sanat ve insanlığın ışığını seçin…

Yazar Hakkında

Enes Altınok

Yılbaşı 1997 yılı geldi çatmıştı; fakat içeride keyifler güzeldi. İki buçuk saat sonra dayanamayıp dünyaya gözlerimi açmışım. Nedeni, meraktan.
Kısacası kitap okumayı, film izlemeyi, müzik dinlemeyi seven ve kronik merak bozukluğuna sahip biriyim. Hayatım Ankara-Bursa-Berlin-İstanbul karesinden ibaret. Üç dilimiz var: Türkçe, Almanca ve İngilizce. Tek kötü yanımız da gereğinden fazla kırılgan olmamız. Onun dışında yazarak daha iyi anlaşan bir hikaye anlatıcısıyım aslında. Sizlerle bu şekilde bağ kurmayı hedefleyen biriyim.

Yorum Yap

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti