Sinemuayene: Sunset Bulvarı

BULVARIN ALTINDA YATAN TARİHSEL GERÇEKLER – Sunset Bulvarı

Yıl 1950. Sesli filmin yaygınlaşmasından 23 yıl geçmiş. Bakıldığı zaman oldukça çocuk yaşta denecek bir teknoloji, sesin teknolojiyle birlikte dansı. Bu yirmi üç yıl içinde, sesli film üzerine inşa edilen sinema sektörü 1920’lerin sonunda tepkiyle karşılanmış, hatta Charlie Chaplin, 1930’larda senkonizasyonlu müzik kullanmasına rağmen 1940’a kadar sesli filmlerle yıldızı barışmamış, birçok sessiz sinema kültüründen gelen oyuncunun sinema sahnesinden inmelerine neden olmuş  ya da sesli filmlerde daha seyrek boy göstermişlerdir.

Bu haftaki sinemuayenede, Billy Wilder’ın emsalsiz filmi olan “Sunset Bulvarı”nı, parmaklar klavyede döndüğünce  filmin önemli hatlarını özetlemek ve filmin teknik-öyküsel analizi üzerinde durulacak.  Sunset Bulvarı dendiğinde akla ışıltılı sosyete hayatı ve sinemanın görkemli dünyası gelir; fakat bu film ölüm yatağına saplanmasa da, bir ayağı çukurda olan eski bir sinema oyuncusuyla sektörde yer edinemeyen B-filmleri senaristi arasında geçen “bir Hollywood hikayesi”dir.

sunsetboulevardwilliamholden

FİLMİN ÖYKÜSÜ

Sunset Boulevard, bir yandan Los Angeles’ın ünlü bulvarlarından biri olmanın yanında bir aktrisin üzerindeki ışıkların sönmesini de simgeler. Film, bir ölünün mezarından -gerçek hayatta bahşedilmeyen bir ifade özgürlüğüyle- bizi filmin güncel olaya odaklanmamızı sağlar. Joe (Holden), cansız bir şekilde havuzda süzülmekte ve polis ile muhabirler soluksuzca flaşları patlatıp kalemlerini oynatırlar. Çözülme geçişiyle, altı ay öncesine gideriz.  Joe, parasızlıktan kırılmakta olan bir senarist, bir güneşli Los Angeles sabahında icra memurlarını karşılar. İcra memurları arabasına el koymak istemektedirler. Joe, arabasını vermemek için soluğu Paramount Stüdyolarında -iş bulma gayesiyle- alır. Paramount’un başkanı, ilgisizce genç senaristi dinler. Aslında birçok senaristin aşina olduğu durumdur, bir yapımcının alaycı küstahlığına dayanabilmek ve kendi senaryosunu kabul ettirmek. Joe, her şeye rağmen beyzbol dramını ele alan senaryosunu tüm şevkiyle anlatır.

Başkan, odaya okutmanlardan biri olan Kramer’ı çağırır. Kramer, kendini “Schaefer” olarak düzeltir. Senaryonun yavan olduğunu dile getirir. Joe, stüdyodan çıkar. Arabasıyla evine doğru giderken, trafikte memurlarla karşılaşır. Joe, hızlıca arabasıyla onlardan kaçar. Memurlar, lastiklerden birini vururlar. Joe, mecburen terk edilmişe benzeyen bir yere arabasını park eder. Bu sekans, belki de bir gezginin yabancı topraklara ilk ayak basışını andırır. Joe, kendi arabasının yanında tozlanmaya yüz tutmuş heybetli bir araba görür.

Aniden, tüllerin arkasından bir kadın silüeti, Joe’yu çağırır. Joe, içeri girer. Bu köşk, terk edilmişten ziyade unutulmuş bir aktris Norma Desmond’ın (Swanson) solmuş kabuğuydu. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da dediği gibi, eşyalar da sahiplerine benzemez miydi?Yanında da, sağ kolu -bir zamanlar birinci eşi ve onu sinemaya kazandıran- Max (Stroheim), Norma’nın akıl sağlığının bozulmaması için yalanlar ağıyla Norma’yı oyalıyordu.  Joe’nun senarist olduğunu öğrendikten sonra Norma, kendi yazdığı sayfalar dolusu senaryosunu gösterir. Joe, pek şaşırmamışçasına:” Yalnız bundan altı film çıkar”, der. Norma, Joe’yu tutar. Joe, senaryoyu yazmaktadır; fakat Norma’nın kafasını kurcalayan olay, kendi oynayacağı kişinin rolünün azaltılmış olması ve diyalogların sıkça yer almasıydı.

Her ne kadar da Joe, Norma’ya dil dökse de onun istediği gibi senaryoyu bitirir. Norma bu sırada oğlu yaşındaki Joe’ya olan aşkını kalbinde körüklemiş, Joe da fırsatları kollayıp köhne köşkten kaçmanın yollarını arar. Akşamları, stüdyoya gidip kabul gören senaryolarından birinin üzerine Betty ile çalışır. Sabahlarıysa gizlice ’32 model ile köşke dönerdi; fakat Joe, bireyselliğini özlemiştir. Ne yazık ki geçtir. Joe, artık o köşkün bir ferdi, Norma’nın ise -üç koca eskittikten sonra- fahri “kocası” durumuna gelmişti. Aslına bakılırsa, Norma’yı hayata döndüren –daha doğrusu içinde yaşadığı fantazmagoryayı şenlendiren-etmen Joe Gillis’ti. Sinemaya dönüşü ve ikinci gençliğini vaat eden kişiydi.

Joe, bu köşkte kaldığı zaman zarfında Norma hakkında birçok şey öğrenir. Hizmetçisi Max’ın, dümenden Norma’ya hayran mektuplarını yazdığı, köşkteki kapıların hiçbirinde kolların olmamasının intihara meyilli olmasından kaynaklandığını öğrenir. Belki de en hazini, Norma’nın -bir firavun misali- kendine ait her şeyi, ölü maymununu ve kendisini sinemaya kazandıran Max’i hizmetçi tutarak kendi gömütüne kapatmasıdır.

Joe’nun da dediği gibi “ölülerin tenis kortu, yosun kaplamış sıçan dolu bir havuz” ile içi 1920’lere uygun tasarlanmış bir köşkte, Norma’nın gerçeklerden ısrarla kaçışının belki de son damlası Cecil B. DeMille ile yeniden karşılaşmasıdır. Stüdyodan gelen telefonun niyetini yanlış anlayarak, 1932 model arabasıyla stüdyoya teşrif eder. DeMille, sırf Norma üzülmesin diye Norma’yı ağırlar. DeMille, yılların verdiği sadakatten ötürü senaryonun çekilemeyeceğini söyleyemez ve dolaylı olarak Norma’nın umut taciri olur.

Haliyle her şeyin bir yağmur damlası gibi silinip gitmesi dünyanın kanunudur. Norma’nın fantazmagoryasının mahşer günü yaklaşmıştır. Joe, arkadaşının sevgilisi ve senaryosunu eleştiren okutman, Betty’ye (Olson) aşıktır; fakat Norma’nın zincirlerinden kurtulamadığı için aşkından vazgeçmek durumunda kalır. Norma, sinemaya dönüş hülyaları sırasında Joe’nun evi terk etmek istediğini öğrenince, Joe’yu öldürür. İşte, baş sahneye geri dönüyoruz! Joe Gillis’in cansız bedeni, Norma Desmond’ın haftalar önce sulanmış havuzunda süzülmekte.

Norma ise, hala kendi fantazmagoryasında, o büyük gün; yani sinemaya dönüşü için -polisler çevrelemiş durumda- yüzünü allar pullar. Norma’yı aşağı indirmenin yolunu bularak aşağı indirirler. Kameralar akmaktadır. Max, kameraların ortasında “Kayıt!” diye seslenmektedir. Gerçek dünya artık Norma Desmond -sessiz sinemanın kraliçesi- için tamamıyla yok olmuştur. Merdivenlere dizilmiş polisler, kameramanlar artık sinema çalışanlarını  simgelemektedir. Norma:”Tamam, Bay DeMille yakın plan için hazırım!”, sözüyle bize veda eder.

Sinematografik açıdan da, ister ışık ister yakın çekim ister soft style olsun; filmin nesnesi Joe Gillis değil, Norma Desmond’dır. Özellikle Norma’nın sahnelerine dikkat edilirse, Norma kadrajda uhrevi bir kutsallıkla bezendiğini ve 1920’lerdeki ışığını yitirmediği rahatlıkla görülebilir. Joe Gillis ise o dünyaya kazara girmiştir. Norma’ya karşı ne bir aşk ne de bir vefa borcu hisseder. Sadece arabasının parasını ve kirasını ödeyebilmek için Norma’nın yanında kalmaya razı olur. Joe, daha mat ve omuz planla yahut Norma ile olduğunda daha geniş açıyla gösterilir; ki Joe, resmen Norma’nın bir çeşit süs nesnesi ve fetişini göstermek için kullanılmış bir yöntemdir. Köşk, her daim koyu filtreyle görkemsiz fakat içi minik şenliklerle dolu bir hayalet evinden ibarettir.

 

Daha başa dönecek olursak, jenerikte “SUNSET BLVD.” büyükçe kaldırıma yazılmışken dibinde ölü yapraklar uçuşmaktadır; ki bu da bilinçli çekilmiş bir sekanstır. Güneşin batışıyla ölü yapraklar hüznü ve ölümü simgeler. Pan hareketiyle, kaldırımda izmaritlerle kurumuş yapraklar savrulmaya devam eder.  İşte, bu da Hollywood’un bir nevi karanlık yüzünü, kutsal ormanın güneş görmediği yeri simgeler.

MUAYENE SONUCU

Sunset Bulvarı, bir yandan ezelden beri süregelen eski-yeni çatışmasını film yapımının konvansiyonları çerçevesinde incelerken;  öbür yandan da bireyin gerçek-kurgu karmaşasını sönmeye yüz tutmuş bir film yıldızı üzerinden çarpıcı bir şekilde işler. Oyunculuk hayalleri kuranlara oyunculuk dersi veren, görüntü yönetmeni olmak isteyenlere sinematografi dersi veren ve müstakbel senaristlerle profesyonel senaristlere senaryo dersi veren ender filmlerden biridir.

Haftaya “Harrison Ford’un İkili Yaşamı” yazısıyla, sinemanın kendi zamanlarına münhasır iki Harrison Ford’u konuşmak üzere karşınızda olacağız.

Sanat ve sanatın ışığı sizinle olsun.

 

 

Yazar Hakkında

Enes Altınok

Yılbaşı 1997 yılı geldi çatmıştı; fakat içeride keyifler güzeldi. İki buçuk saat sonra dayanamayıp dünyaya gözlerimi açmışım. Nedeni, meraktan.
Kısacası kitap okumayı, film izlemeyi, müzik dinlemeyi seven ve kronik merak bozukluğuna sahip biriyim. Hayatım Ankara-Bursa-Berlin-İstanbul karesinden ibaret. Üç dilimiz var: Türkçe, Almanca ve İngilizce. Tek kötü yanımız da gereğinden fazla kırılgan olmamız. Onun dışında yazarak daha iyi anlaşan bir hikaye anlatıcısıyım aslında. Sizlerle bu şekilde bağ kurmayı hedefleyen biriyim.

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti