Sinemuayene: Sofra Sırları

Merhaba Premingerler,

Bu sefer maziye dalmak yerine Türkiye Sinemasının son örneklerinden, bir Ümit Ünal filmi olan “Sofra Sırları” sinemuayenesiyle karşınızdayız. Muayeneye başlamadan önce filmden kısaca bahsetmek gerekirse: Film, dışarıdaki hayattan soyutlanmış ve kocasına bağlı yaşayan Neslihan’ın yemek yapma tutkusuyla başlar ve kocası başta olmak üzere filmin diğer kişilerinin Neslihan’ın sonsuzluğa uğrayan yemekleri tatmaları ile son bulur.


SERİ YEMEKLER

Film, toplumsal yaşamdan epey kopmuş ve kocasının himayesinde yaşayan Neslihan (Demet Evgar) üzerinden şekillenir. Neslihan boş vakitlerini kendisini gösterişli bir yemek programının sunucusu olarak hayal ederek ve tutkusu olan yemek pişirmekle geçirir. Kocasının kendisini komşu kadınla aldatmasından sonra, kocasına yaptığı yemekte kocasının nefes borusuna takılan domates kabuğundan dolayı ölümüne engel olmaz.

sofra-sırları.png

Ardından, komşu kadın ve kayınbiraderlerini de bir yemek ziyafetiyle öldürür fakat polis karakterimiz (Alican Yücesoy) nedense hiçbir şekilde Neslihan’dan şüphelenmez. Neslihan, oyununu oynamaya devam eder. Polisle ve çevresiyle dalga geçer. Hayalinde, tüm bu olanları kendi kafasına kurduğu yemek programında anlatır ve yemek tarifleriyle pekiştirir. Sonunda ise ver elini İstanbul! Neslihan, ataerkil bir aile yapısından kurtulur ve kadın özgürlüğü kendini gösterir.

HER ŞEYİN ÇÖZÜMÜ ÖLDÜRMEK Mİ?

Sofra Sırları, gösterime girdiğinde olumlu eleştirilerle karşılaştı. Zira cinsiyetçiliğin, kadın cinayetleri, tecavüz vakalarının kol gezdiği çağımızda bunlara bir eleştiri niteliğinden el üstünde tutulmuştu. Neslihan, belki de birçok kadının sesi olabilirdi. Ta ki bir noktayı hatırlayana dek…

Bu sinemuayenenin diğerlerine nazaran daha öznel bir yazı olduğunu kabul etmek gerekir. Zira öyle bir çağda yaşıyoruz ki vahşete karşı vahşet, ateşe karşı ateş ve ölüme karşı ölümle cevap vermeye yelteniyoruz. Teknik anlamda, anlatı tekniği açısından da çağdaşlarından ayrılsa da, film belli bir psikolojik baskı/fiziksel baskı sonucunda öldürmenin çözüm olacağını olumlamış oluyor. Toplum olarak da misal, 2015’te Özgecan Aslan cinayetinde, birçok kişi katilin hadım edilip idam edilmesini bağıra çağıra söylemesi gibi, her şeyin çözümünü öldürmekte bulmaya başladık. Başka bir örnek de kocasından sürekli şiddet gören kadın, kocasını öldürmek zorunda kalması.

Konuya dönecek olursak, sakın yanlış anlaşılmasın, şiddet uygulayan erkekleri ya da faaliyetleri olumlamak niyetim değil fakat insanların damgalanmak suretiyle mantıklı bir şekilde ıslah edilmesine yönelik yaptırımlara başvurmamak ve geliştirmek yerine, onları toptan öldürmek mevcut ataerkil düzenin olumsuz davranışlarını ortadan kaldırmaz. Aksine daha da körükler ve insanlar arasındaki kutuplaşmayı arttırır.

Eminim, yönetmen Ümit Ünal öldürmeye alıcı gözle bakmıyordur fakat yemek  yemenin bedelinin ölüm olmak zorunda olmadığını da göz önünde bulundurması gerekir. Görünüşte kadını, genel olarak ezilmiş bireyi savunmuş gözükse de aslında “seri katil” vasfını yapıştırması da toplumda ezilenlere karşı olumsuz algıları perçinleyecek ve mantığı devre dışı bırakıp her tacizin, cinayetin, şiddetin devası ölümde aranma olgusunu da pekiştirmektedir.

Tüm bunlara karşın belki de elle tutulur tek eleştirisi vardı. O da, televizyon kültürünün birey üzerindeki hapsedici etkisi. Neslihan’ın gerçek dünyayla olan bağlantısının kopukluğu, filmi hayalindeki yemek programları üzerinden Brechtyen bir teknik kullanılarak anlatması ve sunucuyken seyirciye sunduğu yapay karakter ve bir o kadar da yapay davranışları, aslında günümüz toplumunun yozlaştığını ve artık bir kerteden sonra sahte kimliklerin (televizyon programları ya da sosyal medya vasıtasıyla) ardında saklandığını gösterir.

SONUÇ

Tüm bunlara rağmen özetleyecek olursak: Sofra Sırları aslında kadın özgürlüğünü değil, herkesin birbirinden şüphe duyduğu ve bir sofrada karşısında oturan kişinin olumsuzluklarının cezasını ölümcül yemeklerle ödemesini istemesi üzerine kurulu bir kara mizah.

Bu yazıya, çizimiyle görsel destek sunan Büşra Özdemir’e çok teşekkürler.

Yazar Hakkında

Enes Altınok

Yılbaşı 1997 yılı geldi çatmıştı; fakat içeride keyifler güzeldi. İki buçuk saat sonra dayanamayıp dünyaya gözlerimi açmışım. Nedeni, meraktan.
Kısacası kitap okumayı, film izlemeyi, müzik dinlemeyi seven ve kronik merak bozukluğuna sahip biriyim. Hayatım Ankara-Bursa-Berlin-İstanbul karesinden ibaret. Üç dilimiz var: Türkçe, Almanca ve İngilizce. Tek kötü yanımız da gereğinden fazla kırılgan olmamız. Onun dışında yazarak daha iyi anlaşan bir hikaye anlatıcısıyım aslında. Sizlerle bu şekilde bağ kurmayı hedefleyen biriyim.

Yorum Yap

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti