S’anı

İnsan, hayatta büyük konuşur. Yapmam dediği şeyleri yapar, yaşamam dediği durumlarda yaşar ve deneye yanıla kendini var eder. İşte Feyza Bengül, bireyin “San’ı”larını ele alan bir hikayeyle Preminger Kalem Dairesi’nde!

Gökten üç elma düştü.” Masal böyle bitmişti. İnanmıştım. Biri bana, biri anlatana, biri de aslında hiç var olmayan masal kahramanına. Sanmıştım ki inanırsam olmayacağı varsa da olur. Güneşin doğmaz sanıldığı bir akşamın şafağında kıvırcık saçlı bir kadın, sol kenarının boyasını tırnaklarıyla kazıdığı masanın bir köşesinde bir kitapta okuyacaktı oysa bu cümleyi. “Sanmak, insanın kusuru.”

Büyüyünce kahraman olacaktım. Dünyayı kurtaracaktım. Kimden, neden yahut nasıl kurtaracağıma dair tek bir fikrim dahi yoktu. Büyüdükçe dünyayı kurtarmaktan ziyade değiştirme kararı aldım. Belki de böylesi daha kolay geldi. Büyüdüm. Değil dünyayı, kendimi değiştirmeye dahi gücümün yetmediğini öğrendim.

İnsan çelişkiden yaratılmış. Bir vardan bir yoktan. Kolu kanadı kırılana kadar tüm masallara inanması sırf bundan. Hem savaşın hem de barışın insan icadı oluşuna bile şaşırmıyor insan.

Ne anlatacağımı düşündüm. Yazmadan, daha az önce bu mektubun ilk cümlesini bitmek üzere olan ucuz bir pilot kalemle yazmaya karar vermeden hemen önce. Şimdi anlıyorum. İnsan anlatmaya başlamadan değil, yaşarken düşünmeliymiş.

Yaşarken on dört şehir gördüm. Havasını soludum. Suyunu içtim. Sabahlarında kuşlar aynı neşeyle ötüşüyorlar mı diye dinledim. Ve neyi fark ettim biliyor musun? Bize yalan söylemişler. Aynı göğün altında falan değiliz. Her şehrin gökyüzü başka. Hem aynı göz baksa ne olur, gördükleri bambaşka olduktan sonra.

 

Görsel: Ekin Büyükşahin (@ekinakis)

İki kez aşık oldum. İlkinde “Onsuz nasıl yaşamışım?” dedim. O olmazsa bir daha yaşayamam sandım. Daha önce de söyledim, gerçi benden önce başka biri daha söylemiş; sanmak, insanın kusuru. Evet, kusurluydum. Her insan gibi. Ne yazık ki her zaman kusurlarınla seven biri çıkmıyor karşına. İkincisinde ise ilki olmadan hala yaşayabildiğime seviniyordum bir yerde. Yeniden sevebildiğime hayret ediyordum. Biraz dünyaya biraz da kusurlarıma nispet yaparcasına seviyordum. Ancak dolu dizgin giden bir aşkın tam ortasındayken, bir sabah hiçbir şey hissetmemeye başladım. Hiçbir sebep yokken. Aniden. Nokta.

Ve yıldızlarına aşina olduğum bir gökyüzü altında bir akşam sigara içerken geç kalmaktan korktum. Koşup da yetişememekten. Nihayetinde ömür dedikleri şeyin eğer sonu gelecekse bir gün, parmaklarımın arasındaki sigaradan soluduğum her saniye o sona daha çok yaklaşıyordum. Korktum çünkü bu hayatta yapmam gereken daha çok şey vardı.

Tüm geç kaldıklarıma ve geç kalmışlıklarıma dair ne biliyorsam hepsini unuttum. Bir kere kaybettiğini ikinci kez kaybetme fikri çok korkutmuyor. Talan ediyorsun halihazırda korkuyu zaten ve yersiz bir cesaret veriyor bu insana. Nihayetinde talan edilmiş korkularından palto yapabilseydi insanoğlu, büyük bir cesaretle taşırdı omuzlarında.

İyi bir aile babası olacağına inandığım bir adamla evlendim sonra. Öyle şiirlere konu olacak bir aşk yoktu aramızda. Ama sevdik birbirimizi. İkimizin de büyük beklentileri yoktu. Ne kadar ömrümüz kalmışsa artık yetecekti bu sevgi.

Uçları dantelli perdeleri olan bir mutfağım oldu. Reçel yapmayı, muazzam sofralar kurmayı, domates kurutup kışa saklamayı, aynaları parlatmayı öğrendim. Bir kızım oldu. “Acaba benden anne olur mu?”, şüphesini üstümden atmadan daha beni anne yaptı. Bir çocuğun büyümesine şahit olmadan “Ben yaşadım.”, dememeliymiş insan. Kızım beni yaşattı.

@ekinakis

Ocak ayının 22’siydi. Kızım lise sondaydı. Havalar o sene çok soğuk olmamıştı. Yağan kar yere değmeden eriyordu. Kocam kalp krizi geçirdi. On yedi gün yoğun bakımda kaldıktan sonra bizi bırakıp gitti. O olmadan ne yaparım, diye ağladım. Yine de yaşadım. Gözyaşı bile bırakıp gidiyor insanı, dövünmek boşuna.

Kalemin mürekkebi bitiyor, fark etmişsindir zor yazmaya başladım. Ömürler bitiyor, şu üstünde yaşadığımız dünyanın bile ömrünü tüketiyoruz her nefes alışımızda.

Kızımdan bahsedecektim daha ama odanın tavanı su akıtmaya başladı. Kocam öldükten sonra ilk kez bu kadar çetin geçiyor kış.”

***

Lavanta kokulu bir odanın kapısından odanın iki farklı yerindeki kovanın içine damlayan yağmur damlalarının sesini duyuyorum. Şıp, şıp, şıp…

Masanın üzerine de damlıyor birkaç damla. “Üzerinde kağıtlar var, ıslanmasa bari”, diyorum içimden. Koşup deste haline getiriyorum kağıtları. Bir de bitmiş kalem. Bırakıyorum masada. Kağıtlardan yalnızca biri ince bir el yazısıyla dolu. Bazı cümlelerin hizası bozulmuş ıslanmaktan. Harflerin boyu uzamış.

Odanın kapısına doğru adımlarken okumaya başlıyorum. Bazı kelimeleri okuyamayıp, atlıyorum. Ancak ne bu mektubu yazanı tanıyorum ne de mektuptakileri.

Mektubun sonuna doğru kovalardan biri taşıp tüm dikkatimi cezbediyor. Mektup biterken çetin bir kıştan söz ediliyor ve dışarıdaki rüzgar üstüne alınırcasına şiddetlenip camları zorluyor. Elimde evirip çevirdiğim kağıdın ıslak yerlerinden lacivert mürekkep parmaklarıma tutunup kalıyor. Mektubu bırakmak için masaya dönüyorum ama bırakmıyorum.

  ***

 

Elindeki kovaları tavanın akıttığı yerlerin altına yerleştiren yaşlı kadın evin içinde ne aradığını unutup dönüp duruyor. En sonunda masasına dönüp yarım mektubuna devam etmek için sandalyeye oturuyor. Masada mektup haricinde her şey duruyor. Kağıtları karıştırıp aradığını bulamadığında, aklına kızının unutkanlığı için doktora gitmeye ikna etme çabaları geliyor. Önündeki boş kağıtlardan birini alıp bitmek üzere olan kalemin son feryatlarıyla ince el yazısına başlıyor.

“Yaşlanmak da başlı başına bir kusurmuş, yaşlanınca öğrendim. Hafızam bile terk ediyor zamanla. Mektup yazdım sanıyordum, tek kelime yok ortalıkta.

Lavanta kokulu oda parfümünü bile şimdi yazınca hatırladım aradığımı.

Ama çocukken dinlediğim masalları hatırlıyorum hala. Doktora gidersem söyleyeceğim bunu.”

***

 

@ekinakis

 

     

Uzun zamandır ilk kez rüya gördüm. Ve uzun zamandır ilk kez  bir rüyadan sonra uyanıverdim. Hava yeni aydınlanmaya başlamıştı. Bu saatte ne diye uyanmıştım sanki? Hemen şimdi uyusam işe gidene kadar kaç saatim vardı acaba? Saate bakarak zaman kaybetmek istemiyordum. Gözlerimi sıkı sıkıya yumup uyumaya çalıştım ama nafile. Yolunu ezbere bildiğim masama gidip oturmadan önce pencereyi kapatıp temmuz sıcağını odama hapsettim. Doğan güneşin odamı aydınlatmaya gücü yetene kadar masa lambamı yaktım.

Yarım bıraktığım kitapta kaldığım sayfayı ararken parmaklarımdaki solmaya başlamış mürekkep lekelerini gördüm. Rüyamda gördüğüm aynı motifler titizlikle işlenmişti parmağıma. Masa lambasının bezgin ışığına bulayıp daha dikkatli baktım.

Solmaya yüz tutmuş lekelerden bakışlarımı ayırabilseydim; yarım kaldığım kitabın arasında parmaklarımdaki mürekkebin kaynağı olan mektubu katlanmış halde bulabilirdim.

 

***

“Mektuptan söz ediyorum ama kime göndereceğimi hatırlamıyorum. Kimseye de hitap ettiğimi sanmıyorum zaten. Ortada mektup olmadığına göre bunu düşünmeme bile gerek yok.

Belki şu an oturduğum masanın, odanın iki farklı yerinde eş zamanlı yağmur suyu biriktiren kovaların dahi az sonra olmadığını fark ederim. Bozulan gözlerim bile eski haline döner.

Gökten üç elma düşer ve biter hikaye.

Gökten üç elma hep düşüyor düşmesine ama dinlesek de anlatsak da ve hatta yaşasak da bazen hiçbiri bize denk gelmiyor.”

 

Yazar Hakkında

Feyza Bengül

Kaybolduğu yerlerde kendini arayan biri. Bkz. Mendel ile Marquez'in kardeş olduğu dünya.*

Yorum Yap

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti