Nefretten Arınmış Bir Evren

Oğulcan Cingiler’in ne kadar çocuk kalabildiğimizi, ne kadar nefretle davrandığımızı sorguladığı yazısı Preminger Kalem Dairesi’nde.


I.Kısım: Peki

Immanuel Kant’ın çok efsane bir aydınlanma tanımı var. Mealen şöyle bir şey:

“Aydınlanma, insanın kendi kendini mahkum ettiği çocukluktan kurtulmasıdır.”

Çocukluk. Olgun olmamak. Kendisi için düşünememe, birilerinin lafını dinlemeden kendi mantığını kullanamama durumu.

Üzerine bir düşün Preminger ve kendine lütfen sor:

Bugün kaç kere çocukluk yaptım?

Sayıyı fark ettiğinde kendin bile şaşırabilirsin.

Not: Muhtemelen fark etmeyeceksin, seni minik kabileci şey. Küçük bir ipucu vereyim ama: “Sana empoze edilmiş her kimlik neredeyse tamamen uydurma. Koca bir kayanın üzerinde süzülüyorsun. Ölümle aranda yüz kilometre falan var. Ve bunlardan kaçmak için sana söylenen her yalana inanmaya hazırsın.”

“Ben X milleti/dini/ırkı/cinsiyeti üyesiyim. O yüzden hepinizden daha iyiyim.

Kahrolsun Y milleti/dini/ırkı/cinsiyeti.”

Tatlışlar sizi.

En birinci tabii ki sensin.

“Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. İnsanlığın kızamığıdır milliyetçilik.”

II: Eh.

İnsanlar temel düşünsel yetilerden yoksun.

Bunu anlatmak için çırpınıyorum ama olmuyor.

Saat gece 1.35, sokaktan silah sesi duyuyorum.

29 Ekim’de üç saat neredeyse kesintisiz sıkıldığını biliyorum.

Gerçekten buna değer mi?

İnsanların hayatlarını bu kadar kolay tehlikeye atmaya değer mi?

Apartmanların arasında sıkmanın mantığı ne? (Yok.)

Adam ateş ediyor, çünkü keyif alıyor bundan.

Düşünce yok, örümcek ağı var kafasında.

Sadece cumaları eskaza uğrarsa girdiği cami sayesinde cennete gideceğini zannediyor.

Ettiği küfürler, saygı duymadığı kadınlar falan umrunda değil.

Ateş ediyor.

Kimsenin ölmesi umrunda değil.

Erkek o.

Gecenin bir vakti ateş etmeli.

Karısını dövmeli.

Domine etmeli her yeri.

Kibarlık entel ve ipnece bir şey çünkü.

Devam arkadaşlar.

Böyle böyle kazanacağız geleceği.

Yazar Hakkında

Oğulcan Cingiler

Şimdilik:
Bilim sever, safsatacı* bir safsata düşmanı ve sarkastik bir arkadaş.
(*:Hatasız kul olmaz.)

Yorum

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

  • Öncelikle yazınızdan daha uzun bir cevap/lar metni yazdığınız için teşekkürlerimi sunuyorum. Mutlu oldum.

    Sırayla başlayalım. Eleştirdiğiniz şey toplumumuzu saran davranışsal bir bütün. Burada bir fikir ayrılığı söz konusu değil. Bunlar eleştirilmemesi halinde gerek bireysel gerek toplumsal olarak psikolojik ve sosyolojik bozuklukların alameti sayılır zaten. Ama bu ‘davranışsal bütün’ü ısrarla toplumun belli bir kesimine mal etmek hoş karşılanır bir durum değil.

    Bu bahsettiğiniz insanları dediğim gibi hepimiz eleştiriyoruz. Fakat bu insanları, nasıl bir sosyolojik ve psikolojik analizle başardınız bilmiyorum, bir görüş ve düşünce sistemi altında toplamanız bana samimi gelmiyor. (Ki zaten hatalı olduğunuzu da küçük bir parantezle belirtmişsiniz.) Ama bir yerden de hak veriyorum. Karşılaştığınız bu tiplerin hepsinden ortak davranış kalıpları çıkarıp ona göre kategorize etmiş olabilirsiniz. Size hep bu çerçevede kişiler rastlamış olabilir. Benim de tam tersi topluluklar içinde yaşadığım dönemde karşılaştığım birebir aynı örnekler mevcut. Ama ben sadece o yaşadığım tecrübelerden bir toplumun ya da topluluğun tamamına yükleyemem bunları. Yüklemedim de. Tümevarım bu gibi konularda çok fazla karşılaşıldığı üzere yanlış pozisyon almaya, kategorize etmeye, ötekileştirme ve ayrıştırmaya yol açabilir. Görünüşe göre açıyor da.

    Buna çözüm olarak eleştirel düşünceyi sunmuşsunuz. Bu da fevkalade bir öneri ve benim yaptığım da şuan tamamen bu, eleştirel düşünce.

    Bireysel silahlanma konusunda konuya farklı noktalardan yaklaşmıyoruz. Penceresi altında bomba patlatılan biri olarak tabii ki ben de karşıyım, her türlüsüne.

    Tespitlerinizden çok muhafazakârlık olgusuna karşı tutumunuza bir eleştiri getirdiğimi söylemişsiniz ki haklısınız. İlk yazınızda da bu eleştiriyi yapmıştım. Tam olarak ne demek istediğinizi anlayamadığımdan veya kastettiğiniz şeyi anlamak istemediğimden ötürü. Ama bir kez daha karşılaşınca üzülerek art niyet arama ihtiyacı hissettim. Duygusal yaklaşıyorum belki de. Doğru.

    Siyasal ırkçılık ve cinsiyetçiliğe de girmişsiniz neye cevaben olduğunu bilmediğim için orayı boş bırakıyorum.

    Sorunun geçmiş – gelecek tasavvurunda olmadığından, sorunun duygusallık olduğundan bahsetmişsiniz. Büyük harflerle katılıyorum. Fakat sizin de daha önce muhafazakâr insanlara yüklediğiniz çok da hoş olmayan -eleştiri diyemeyeceğim- sözlerin hemen altına eklediğiniz masum cümleleri kullanma ihtiyacı hissediyorum.

    “ ‘Oğulcan, duyguları eleştirip duygusal davranmak bir tezat oluşturmuyor mu?’ kesinlikle sorulması gereken bir soru olabilir, ama insanız hepimiz ve ben üzülüyorum.”

    Devam edelim. Uzunca bir kısımda emperyalist devletlerin yaptıklarından, ekonomik yaklaşımlar ve yönetim sistemleri seçimlerini nasıl yapmamız gerektiğinden vesaire bahsetmişsiniz. Bilgiler için teşekkürler fakat sorguladığımız veya eleştirel yaklaştığımız şeylerin bunlarla bir bağlantısını yakalayamadım. Satır aralarında yine bir “düşünelim, düşünmeliyiz, temellendirme, mantık, sorgulama, veriler, fikirler ve sorgulanması” gibi kavram ve yaklaşımlar sunulmuş. Düşünüyor ve anlamlandırmaya çalışıyoruz ki sorgulama ihtiyacı hissediyoruz. Temel derdimiz, sizin de katılacağınız üzere, bunu tüm toplum sathına yaymak zaten. Temel olmadan nasıl ki bir bina inşa edemeyeceksek pek tabii fikir ve düşünce sistemi de inşa edemeyiz. Fakat yalnızca temellendirme de yetmiyor haliyle. Temeli çok güzel atıp binanın yarısını taş, yarısını tuğla, yarısını cam ve çelik yapmak yani alakasız ve gereksiz malzemelerle binadaki kat sayısını yükseltmek fütüristlik değil günümüzün çarpık kentleşmesini oluşturuyor. Bu gereksiz yüksek binalardan hepimizin midesinin bulandığını da söylemeliyim. İnsan tevazu sahibi olarak tabiatı gereği yere yakın yaşamalı.

    Gruplaşmaların olmaması, kişi ve toplumların hak ve özgürlüklerine saygı duyulması hepimizin ortak amacı, ortak paydası. Lakin bir grup veya topluluğu ayrıştırarak, ötekileştirerek buraya ulaşamayacağımızı anlatmaya çalışıyorum. İnsanları kod yazdığımız bir bilgisayar programı veya robot olarak görmeyi çok doğru bulmuyorum. İnsan , kendi dinamikleri içinde bir eşya veya programlanmış bir sistemden farklı olarak değerlendirilmesi gereken, tolere edilmesi değil ,saygı duyulması gereken, eşref-i mahlûkattır. Programlama, hesaplama, istatistiki bilgiler tabii ki bilimsel bilginin kimi yerde temeli kimi yerde referansı. Ancak toplum inşa etmek için istatistik ve hesaplamalardan fazlasına ihtiyaç var. En muntazam hesaplama ve planlamalara sahip Sovyet Rusya’nın dağılıp parçalanması, güzel bir örnek teşkil ediyor. Her şeyi, her sistemi, her objeyi planlayabilirsiniz. Fakat insan, şey değildir. Nesne değildir. Duygu ve ruh sahibidir.

    Ek bilgi olarak bilime, istatistiğe, mantığa, temellendirmeye vesaire karşı olduğum zannına kapılmayın. Zira bir coğrafyacı adayı olarak mekan ve olay özelinde neden, niçin ve nerede sorularını sormak, sorgulayıcı bakış açısına sahip olmak, coğrafyanın temelini teşkil ediyor. Yanlış anlaşılmaya mahal vermeye değmez.

    İnsanların kimliklerinin sizi bağlamadığından ve bu kimliklerin gruplaşma, düşmanlık üretme işleri için kullanılmasının korkunç sonuçlara yol açacağından bahsetmişsiniz. Altına imzamı atarım. Fakat daha önceki yazılarınızdan birinin giriş paragrafı yine zank diye karşıma çıkıyor. Afallıyorum. Neye inanacağımı, hangi yargınızı referans almam gerektiğini bilmiyorum.

    “Muhafazakâr insanlar kalbimi kırıyor Preminger. Her yerde olan, her yeri saran bu rüzgâr, bu akım, bu cehaletin ve gericiliğin yüceltilmesi, düşünerek değil hissederek hareket eden kitleler, ne yaptığının bilincinde olmayan topluluklar kalbimi kırıyor. Gördükçe üzülüyor, sinirleniyorum.”

    Ve bu yanıtınızdaki cümlenize de noktası virgülüne katılıyorum: “Bahsetmek istediğim bu, çünkü öbür türlü gruplayıcı düşünceler savaşlar, yıkımlar, katliamlarla sonuçlanıyor.”

    Diğer bir konu da Cuma namazı. Cuma namazı örneği vermedim efendim. Sizin yazınızdaki örneği aldım. Cevap verme ihtiyacı hissettim. Gözünüzden kaçmış olabilir, doğaldır. Çok güzel demişsiniz; “Cumaya gitsin isteyen, fakat cumaya gitmeyene karışmasın.” Kesinlikle öyle. Fakat cumaya gidiyor diye de karışılmasın kimseye. Fikir ve düşünce özgürlüğünü bir başkasına saldırı için de kullanmasın hiç kimse. Eminim ‘yine’ ortak düşüncelere sahibiz.

    Hepimizin ortak amacı hoşgörü sahibi bir toplum inşa etmek. Burada hemfikiriz. Fakat toplumun temelini bireyler oluşturur. Öncelikle hoşgörü sahibi bireyler olmalıyız. Başta ben olmak üzere. Ama bunu sağlamaya çalışırken en baştan en sona kadar dediğim gibi bir ayrıştırmaya başvurmanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Görülen sorunlar varsa, ki aşikâr, bunları daha yapıcı bir dille ortaya koymak gerektiğine inanıyorum. Yargılayıcı, zan altında bırakıcı, ötekileştirici bir dil değil, doğru ve yanlış olgusuna uygun olarak diyalektik yaklaşmamız gerektiği kanısındayım. Ancak bu şekilde bir şeyleri aşma yoluna girebilir ve sonunda aşabiliriz.

    Bulunduğum fikri nokta sizinle ana hatlarıyla aynı aslında. Farklı olan konuları; belirli bir kesimi, münferit olay ve tutumlarında dolayı komple zan altında bırakmama, anlamaya, anlamlandırmaya, onlarla birlikte aynı ülkede, ilde, mahallede, apartmanda, okulda, işyerinde yaşadığımın bilincinde olarak rencide edici veya toplum tarafından ötekileştirilmelerine mahal vermeyecek şekilde yaşamayı deneme üzerine. Özetle, şuan yaşanan değil de yaşanması arzulanan Müslümanca bir bakış açısı ile. İlerici- gerici, sağcı-solcu, Müslüman- gayrimüslim, kapitalist – sosyalist.. İnsanların inandığı, sahiplendiği bazı kavramlar ve yaşayış biçimleri var. Beni ilgilendiren kısmı, bana zararı dokunmadığı müddetçe, onlara ve yaşayış biçimlerine saygı duymak. Toplum, ancak bu renkler ışığında bir gökkuşağı edasıyla hayranlık uyandırabilir. Kırmızı, sarının olmaması gerektiği fikrine kapılmazsa mesela; turuncu, lacivertin çok koyu olduğundan dem vurmazsa özellikle.

    Tekrardan teşekkür ediyorum.

    • Muhafazakar dediğimde yanlış insanları anladığınızı düşünüyorum. Siyasi veya ideolojik bir gruptan bahsetmiyorum, kelime anlamıyla mutaassıp insanlardan bahsediyorum. Kullandığım tanım yaygın anlamda kullanılan dindar, gelenekçi anlamındaki kavram değil. Sorgusuz sualsiz gelenekçilik dediğim davranışlara giriyor, fakat küme bundan çok daha geniş. Politik spektrumdan bağımsız bir şeyden bahsediyorum. Politik spektrumda bunun karşılıkları bulunabiliyor, solun da sağın da aşırı tutucuları var, ben her tarafın tutucusunu aynı görüyorum. Sorgusuz sualsiz fikirlere bağlanmanın hatasından bahsediyorum.

      Bir iki yere daha değineceğim:

      Cuma namazı konusu: ” Cuma’da dahi olsa bir mescitte toplanmama” bundan dolayı öyle anlamıştım.

      Sovyet Rusya: SSCB’nin bilimsel yöntemle yönetildiği, planlamaların düzgün yapıldığı aşırı kuşkulu.

      İnsanların planlanamaması konusunda ise: Sorun sadece bir bilgi işlemsel güç eksiği olabilir, onun dışında insanlar birçok alanda gayet tahmin edilebilir varlıklar. Eğer öyle olmasaydı reklamcılık, hitabet sanatı gibi kavramlar var olamazdı. Bir tür olarak bizi sizin kadar üstün görmüyorum. Özellikle duygular çok kolay empoze edilebilen ve yönlendirilebilen zihinsel olgular.

  • Bu “Merhaba” ile başlayan yorumun devamı, lütfen kronolojik sıraya göre okuyun

    Sanırım değinmediğim kısımlar var, o yüzden ekliyorum: “Özetle, başlığı ve içeriği birbiriyle uyuşmayan, temennileri ve satır araları, bir türlü dile getirdiği veya getirdiğini savunduğu düşünceler ile ortak bir zeminde buluşmayan, biraz ağır bir ifadeyle nefret kusan bu yazıları bir okur olarak hoş karşılamadığımı belirtmek istiyorum.” , nefretten kastımın burada ne olduğunu anlamadığınızı düşünüyorum. İnsanların birbirini sadece var oldukları için kabul etmesi, tolere etmesi ve birlikte yaşamayı öğrenmesinden bahsediyorum. Gruplaşmaların, düşmanlıkların yanlışlığından ve nefretin bundan doğduğundan bahsediyorum. Siz de haklısınız, anladığım kadarıyla insanlar muhafazakarlar olarak ayırdığımı ve bunun da tekrardan nefret doğuracak bir gruplaşma olduğunu düşünüyorsunuz, fakat benim savunduğum şey “ilericilik vs gericilik” gibi bir düşmanlık doğurmak değil. Ben gruplaşmaların yok olması gerektiğini ve daha evrensel bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Bunun yolunun da mantık olduğuna inanıyorum. Duygular aşırı yönlendirilebilir şeyler fakat veri ve mantık ve tekarlanan testler biraz daha güvenilir. Yönteme olan güvenim de bundan geliyor zaten. İstastistiki bir güç söz konusu. İnsanların kimlikleri beni bağlayan bir kavram değil, fakat bu kimliklerin gruplaşma, düşmanlık üretme işleri için kullanılması korkunç sonuçlanıyor. Herkes istediğine inansın, herkes istediği kimlikte olduğunu düşünsün fakat temelsiz bir şekilde kimse kimseyi ötekileştirmesin. Yani, kanıtlanmamış fikirlere tüm gücüyle sarılmasın. En iyi millet biz değiliz, en iyi millet başkası da değil. Herkes bir millete mensup ya da değil. Ne kabul ediyorsa kendini, kendini nasıl görmek istiyorsa. Bir yarışma yok, suçlanacak gruplar yok. Bahsetmek istediğim bu, çünkü öbür türlü gruplayıcı düşünceler savaşlar, yıkımlar, katliamlarla sonuçlanıyor. Daha geçen gün bir köyde sanırım Alevilerin kapıları işaretlendi. Yahu başka insanları bu kadar bağlayan nedir? Neden herkes kendi özgürlük alanı çerçevesinde istediği gibi yaşamasın? Cuma namazı örneği vermişsiniz mesela. Cumaya gitsin isteyen, fakat cumaya gitmeyene karışmasın. İsteyen istediğini kimseye karışmadığı sürece yapsın, fakat yaşadığım dünya benim şu an bu halde değil. Dilim ağır bazen, fakat nefret dolu olduğu konusuna katılamıyorum, sadece beklentilerim ve gözlemlerim var: Mantığa dayanmayan fikirler politika üretmede iyi sonuçlar doğurmuyorlar , toplumsal gruplaşmalar, baskılar iyi sonuçlar doğurmuyorlar, sadece insanların insanları insan olduğu için kabul ettiğinde ve mantıkla bir araya geldiklerinde iyi bir şey doğacağını düşünüyorum. Bir toplumun bireylerinin birbirine saygıyla, karşılıklı özgürlüklerini katletmeden yaşayarak devam etmesi. Bu o kadar da zor bir şey değil, ama ülkemizde gördüğüm şekilde de yapılabilen bir şey değil. Bu kadar silahla, bu kadar şiddetle olmuyor. Uzun uzun konuştum kusura bakmayın, ama bu konuda kalbim çok kırık bu nedenle yazıyorum bunları. Tekrardan: Sol veya sağdan bahsetmiyorum, bağnaz bir “BATI OLALIM,İLERLEYELİM” den de bahsetmiyorum. Bakıp, inceleyip insanlar (ve insanlık) için iyi olan neyse onu yapmaktan bahsediyorum.

  • “Nefretten Arınmış Bir Evren “ başlığı atılmış yazıya. Tahminimce ve inanmak istediğim şey, bir temenni cümlesi olduğu. Daha çoooook yolumuz olduğunu bildiği için yazar böyle bir “temenni” de bulunmuş. Temenni ederim ki böyledir. Lakin “Nefretten Arınmış Bir Evren” temennisi taşıyan bir yazının da nefretten arınmış olması gerekirdi. En azından.

    Belli bir zümre/topluluk/görüşü -artık adına ne derseniz deyin- aşağılayıcı, küçük düşürücü ve ayrıştırıcı bir yanla ve üslupla yazılmış bir yazı var elimizde. Ve “Nefretten Arınmış Bir Evren” başlığı altında. Yazıya birkaç kez daha girip baktım. “Komedi” veya skeç başlığı altında mı diye. Ama değil. Korku, gerilim başlığı altında yazılmış. Belirli bir dini ritüele ve hayat görüşüne sahip olan insanlar yazarın daha önceki yazılarında da karşılaştığımız üzere hedef alınmış. Ne örümcek kafalılıkları kalmış, ne küfürler savurmaları ne de kadınlara saygı duymamaları. Bu nefretin sebebi nedir? Bu kinin kaynağı nedir? Önce buradan başlanmalı, bu sorgulanmalı. Önce herkes kendi kapısının önündeki pisliği süpürsün bakın tüm sokak nasıl pırıl pırıl olacak.

    Daha önceki bir yazıda da sevgili yazar, gerici ve muhafazakâr kalıpları ile bir saldırı kampanyası başlatmış, gerek satır arası yerleştirmeler gerekse giriş cümleleri ile bu “saldırganlık ve nefret olgusunu” zannımca bir çekim alanı oluşturmak için kullanmış yazılarında. “Nefretten Arınmış Bir Evren” hayali kuran bir bireyden aksini beklemem aptallık olur diye düşünüyorum çünkü.

    Yazara ait cümlelerin ve kalıpların akisleri ile cevap verecek olursam; ilericilik, Cuma’da dahi olsa bir mescitte toplanmama, yeniliklere açık olmak, solculuk falan bunlar mükemmel insanı doğurmuyor. Doğuramaz. Harika bir toplumu inşa etmiyor. Edemez. Ahlaklı, küfür etmeyen, kadınları aşağılamayan bir organizma oluşturmuyor. Oluşturamaz.

    Gerici Kim? – Cemil Meriç

    “Canavarlarla dolu bir ormandayız. Yolumuzu hayaletler kesiyor. Tanımadığımız bir dünya bu. İthal malı mefhumların kaypak ve karanlık dünyası. Gerçek, kelimelerin arkasında kayboluyor.

    Ne güzel tarif: “Gerici, bir toplumun gelişmesini sağlayacak hiçbir yeniliği istemeyen, her yönüyle eskiyi özleyen ve eski düzeni getirmeğe çalışan (kimse)” (Meydan-Larousse).

    Tarifin tek kusuru bu ucubenin hangi çağda, hangi ülkede yaşadığını söylememesi.

    Murdar bir hal’den muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.
    IV. Murat’a, Süleyman devrine dön! diye haykıran Koçi Bey’den Reşit Paşaya kadar Osmanlı Devleti’nin bütün ıslahatçıları gerici. Dante, yaşadığı çağdan iğrenir. Balzac eserini iki ezeli hakikatin ışığında yazar: kilise ve krallık. Dostoyevski maziye aşık. Dante gerici, Balzac gerici, Dostoyevski gerici!

    Gerici, ilerici… Düşünce hürriyeti bu mülevves kelimelerin esaretinden kurtulmakla başlar, düşünce hürriyeti ve düşünce namusu.” BU ÜLKE, sayfa 82

    Özetle, başlığı ve içeriği birbiriyle uyuşmayan, temennileri ve satır araları, bir türlü dile getirdiği veya getirdiğini savunduğu düşünceler ile ortak bir zeminde buluşmayan, biraz ağır bir ifadeyle nefret kusan bu yazıları bir okur olarak hoş karşılamadığımı belirtmek istiyorum.

    Ve ben de bir temenni başlığı atmak istiyorum. Ama yazının başına atıp algı oluşturmak maksadıyla değil. Yazının sonuna koyup, zor olduğunu bilsem de, fikir oluşturmak, düşünmeyi sağlamak için.

    Sevgili yazar;
    “NAMUSLU OLUN!”

    “Evladım bu ülkede sağcı, solcu; ilerici, gerici yoktur. Namuslular ve namussuzlar vardır. Siz namuslulardan olunuz. Göreceksiniz, çok kalabalık olacaksınız.”
    Cemil Meriç

    • Merhaba,

      Yine uzun ayrıntılı ve güzel bir yorum yazmışsınız, teşekkür ederim. Cevaplamak için elimden geleni yapıyorum şu an. Kendi yazımı ve sizin yorumunuzu birkaç kere okuyup, değerlendirmeye çalışıyorum. Umarım, eleştirinize layık bir cevap verebilirim.

      Öncelikle, bu yazımda ikinci parçada eleştirdiğim bir düşünce, bir inanç veya bir ideoloji değil, eleştirdiğim şey toplumumuzu saran bir davranışsal bütün. Buna çözüm olarak sunduğum ise düşünme yetilerini insanlarda oluşturulması. Bunun yöntemleri var, ama benim bildiğim en evrensel kabul edilen fikir kritik yani eleştirel düşünce yetilerinin insanlara kazandırılması. Yani nedir: “Okuduklarımızı, duyduklarımızı olduğu gibi kabul etmeyelim, eleştirelim, düşünelim üzerine, ondan sonra kendi fikirlerimizi oluşturalım.” , buna mesela kaynak araştırmak dahildir, düşünsel temel oluşturacak şeyler okumak dahildir. Benim bu yazıda özellikle ikinci kısımda eleştirdiğim nokta bahsettiğim ve kendim de aslında biraz hatalı olarak bir gruba topladığım bu insanların -ki denk geliyorum da, görüyorum da, internette de görüyorsunuzdur, yaygın bir insan şeklinden bahsediyorum. İnsanları ölümle tehdit edebilen, trafikte silah çeken, kavgalara karışan mafyavari insanlardan bahsediyorum. – yaptıkları davranışlardı. Örneğin, birisinin zarar görebileceği bir yerde gerçekten gereksiz bir şekilde silah kullanmak. Dürüst olayım: Bireysel silahlanmanın mantıklı bir şey olduğuna inanan bir insan değilim , ancak kişisel savunma için evde silah bulundurma fikrin anlayabiliyorum. Benim bahsettiğim davranış ise bunların tamamen dışında, gerçekten keyfi bir şekilde ve canları riske atarak insanların silah kullanması. Tabanca oyuncak değil, ortalıkta hobi olarak sıkılacak bir şey değil. Konu hakkında fikrim bu yani, internette gördüğüm videolar, yaşadığım yerde gördüğüm insanlar bana bunu düşündürtüyor. Gece evime yürürken yanından geçtiğim insanlar canları sıkıldığı için havaya ateş edip huzursuzluk yaratabiliyorlar. Ben bu şekilde davranan insanları hoş görmüyorum. Ve bu aslına bakarsanız bir suç da, tolere etmek zorunda da değil kimse. İkinci kısımdaki temel çıkış noktam buydu. Silah konusunda da sonra aslında erkeğin toplumda yüklendiği role dönmüştüm ki yazdığım tespitlerin çok da geçersiz olduğunun iddia edilebileceğini düşünmüyorum ve zaten genel eleştiriniz de yazdığım tespitlerden çok daha önce yazdığım muhafazakarlık eleştirisinden dolayı muhafakazar insanları kastettiğimi düşünmüş olmanız, anlıyorum. Bu kısma açıklık getirebildiysem. İlk kısma geçiyorum.

      İlk kısım, bir eleştiri efendim. Çok da basit bir eleştiri aslında: “Verileni olduğu gibi kabul etmeyelim.” Bu kadar. Düşünmemenin , söyleneni, yazanı olduğu gibi kabul etmenin korkunç bir hata olduğunu düşünüyorum. Bu bir inanç, tarihsel kanıtları olan basit bir düşünce. Ve farkındaysanız eleştirdiğim kısım, insanların bir millet,din,cinsiyet kimliklerini sahip olması değildi. Sahip oldukları ve sahip olmalarında neredeyse hiçbir katkılarının olmadığı -milliyet ve cinsiyet yani- özellikler nedeniyle kendilerini üstün görmesini eleştiriyordum. Neredeyse her insan bir millete dahil olarak doğuyor, küçük bir kabileden en büyük ulus devletlere kadar. Neredeyse her insan doğduğundan itibaren belli bir cinsiyetle yaşıyor. Eğer, bu doğuştan sahip olduğumuz ve bizim oluşturmak için içine hiçbir şey katmadığımız fikirler ve özellikleri başkalarını aşağı görmek için kullanıyorsak bu mantık dışı bir hareket olur ve bunun sonuçlarının korkunç derecede ağır olduğunu biliyoruz. İnsanlar başka ırkları aşağı gördüğü için milyonlarca insana eziyet ettiler. Amerika’da Afrika kökenli insanların yaşadıklarını, Almanya’da Nazi döneminde Yahudilerin yaşadıkları bu mantık dışı düşüncelerden kaynaklanıyordu. Eleştirdiğim şey buydu benim yazımda. Mantık dışı fikirlerin sorgulanmadan kabul edilmesi ve bunun başka insanları baskı altında tutmak veya başka amaçlar için kullanılması.

      Genel muhafazakarlık eleştirime sunduğunuz alıntı içinse şunu demek istiyorum: Sorun, geçmiş değil. Sorun, duygusallık. Bir soruna çözüm bulmak için kullanılması gereken yöntemin mantık olduğunu düşünüyorum. Sadece “doğru olan o”ymuş gibi geldiği için duygusal yakınlık hissettiğimiz çözümlerin getirilmesinin mantıksız olduğunu düşünüyorum. Bu demek değil ki, geçmişteki iyi şeyleri tamamen reddelim. Buna çok çok basit örnekler verilebilir: Mesela Amerika. Amerika şu an dünya birinciliği biraz sallantıda olan bir yer. Bunun farklı sebepleri var, bu insanlar diyebilirler ki “yahu eskiden ne güzeldik, Dünya bize saygı duyuyordu, Ay’a gidiyorduk” vesaire. Ve bu konuda da haklı olurlar, gerçekten çok daha saygı duyulası bir haldeyken , şu anki Trump’ı seçen dünya maskarası hallerine geldiler. Hala çok güçlüler fakat mesela çok korkunç gelir eşitsizlikleri var, büyük kamu borçları var falan. Hani burada şey sorulabilir “biz hatayı nerede yaptık” ve oturup bakılabilir, geçmişte belki doğru bulunmuş olan uygulamalar yeniden yürürlüğe sokulabilir veya fikirler yeniden düzenlenebilir. Hani bakarsınız ve dersiniz ki – ki Rönesans’ın temeli de budur aslında- : “yahu bu eski insanlar iyi düşünmüşler, biz de bir bunları deneyelim bakalım ,ne diyorlar?” Fakat soru şurada başlıyor: Nostalji insanları kör eden bir şey. Hepimiz düşünen varlıkları olarak çok fazla zihinsel hata ve ön yargıya sahibiz ve istemeden de olsa iyi olanı hatırlama eğilimimiz var. Bu yüzden eskiden şarkıların daha iyi olduğunu düşünebiliyoruz mesela. “90larda müzik ne güzeldi”, “80lerde müzik ne güzeldi” gibi. Bu sorunlu bir durum ve bazı değerlendirmeler yapılırken bunun göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünüyorum. Hani derdimiz geçmişe olan bir özlem mi yoksa sorunlarımızı çözmek mi? Koçi Bey’in neden Süleyman’ın zamanına dön dediğini bilmiyorum veya neden Dostoyevski geçmişe hayran bilmiyorum, bu konuda yorum yapamam, hatta Cemil Meriç alıntısına bile yorum yapamam çünkü herhangi bir temellendirme sunulmamış.Neden bu denilenlerin denildiği söylenmedikçe bir şey söylemem doğru olmayabilir. Sadece diyebileceğim şey, gözlerimizi kapatıp fikirleri sorgulamadan kendimizi fikirlere öğretilere teslim etmek yerine, sorgulayıp neyin çalışıp neyin çalışmadığını görmek çok daha işe yarayan bir şey. Bazı insanlar bu dünyada ideolog olarak yaşıyorlar, “tek yol devrim” falan diyenler mesela. Çok güzel “tek yol devrim”, yaptık devrimi diyelim, ne olacak? Örneklere bakıyoruz: SSCB, Kuzey Kore, Kamboçya, Vietnam, Çin. Çin dışında iyi bir durumda olanı var mı? Yok. Çin iyi bir komünizmle yönetildiği için mi iyi? Hayır, Çin’in komünizmle alakası yok. O zaman niye tek yol devrim abi? Gel çok güzel sosyal demokrasi var, hem devlet sana bakıyor hem de şirketler gelişebiliyor, insanlar kazanabiliyor. Herkes kazansın, diğeri olmuyor zaten. Bunun gibi şeylerden bahsediyorum. Sorgulamak, eldeki veriye bakmak. Bunlar işe yarayan şeyler, bu şekilde hayat daha iyi hale geliyor. Daha iyi olan eğer geçmiş tekniklerdeyse, geçmiş teknikleri kullanalım, eğer yeni bir şey gerekiyorsa eldeki veriye bakıp yeni bir şey üretelim. Zaten yeni bir şeyi de geçmişe bakmadan üretmek pek mümkün değil, sonuçta her şey bir remix. Bilim ideal ortamda böyle çalışan bir şey. Fikriniz vardır, literatürü tararsınız , varsa sonuçlara bakarsınız, ikna olmadıysanız tekrar dener ve belki yeni bir şey bulursunuz, sonuç yoksa da kendiniz deneyi tasarlar denersiniz, fakat oturup “19. Yüzyıl da fizik de ne kadar kolaydı, kuantum falan çok karıştı ortalık” demezsiniz. O zamanlar bulunan şeyler sayesinde var olduğunuz yerdesinizdir, bilgi birikimine katkı sağlamış eylemler ve düşünceler önemlidir, ama onun üzerine inşa etmeye devam edersiniz. Yönetim biçmi mi lazım? 200 kadar ülke var yanlış bilmiyorsam, belki çok daha fazla. Bir istatistik çıkarırsınız, gelir miktarına bakarsınız, gelir miktarının sebeplerine bakarsınız, eğitim seviyesine bakarsınız vesaire ve bir şey çıkarırsınız. Ekonomik kalkınma mı lazım? Bakarsınız, hesaplarsınız, belki test edersiniz. Sadece doğru olan bir şeymiş gibi hissettiğiniz için davranmazsınız. İnsanların çoğu bunu yapıyor. Politik spektrumun neresinde olursa olsun bunu yapıyorlar.Düşünmeden, düzgünce temellendirilmeden varılan kanılara saygı duyamıyorum. Bu kadar. Düşünelim, sonuçlara varalım, ondan sonra tartışalım doğruya ulaşmaya çalışalım. Yeter ki bize söylenenlerle yetinmeyelim.

    • Not: Çok dağınık bir cevap olmuş olabilir, aklıma geldikçe konuşma havasında yazdım, karışıklık için kusura bakmayın. Ve tekrardan özet geçmek istiyorum: Bu bir eleştiri yazısı efendim. Bıktığım davranışların eleştirisi. Sorun bence insanların kendisinde değil. Kollektif bir sorumluluk sözkonusu.

    • Çok özür dileyerek bir şey daha eklemek istiyorum,

      Acaba kendi bulunduğunuz fikirsel noktayı açıklayan ve neden daha mantıklı veya iyi olduğunu, bulunulması doğru olunabilecek nokta olduğunu söyleyen bir şey yazabilir misiniz? Çünkü, antitez sunmanız çok hoş fakat asıl argümanlarınızın ne olduğunu göremiyorum ve bu sizi anlamamı çok zorlaştırıyor. Alıntılarınız biraz anlamlandırıyor fakat malum üstü görece kapalı şeyler ve bizim anlam yüklememiz gerekiyor, özellikle bağlam dışı okunduğunda. O yüzden, bir kendi kelimelerinizle, hatalarım dışında,bu konu dahilinde sizin ne düşündüğünüzü ve bunu neden düşündüğünüzü yazarsanız en azından benim -ve belki başkalarının- sizi anlaması için çok daha yardımcı olacağına inanıyorum. Yazdıklarınızdan çıkarımım ekonomik anlamdan çok kültürel anlamda muhafazakar yaklaştığınız üzerine ve bu dünya görüşüne sahip bir insanın ne düşündüğünü ve düşündüklerini neden düşündüğünü bilmek isterim. ( Eğer çıkarımım yanlışsa, lütfen kusura bakmayın, sadece bir tahmindi.)

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti