Mendel Vs. Marquez

mendelvemarquez

“Her şey insanın hayatının anlamını nerede bulduğuna bağlıdır.”-Tarkovsky

 

Bildiğiniz yahut öğreneceğiniz üzere biyografi kısmımda şöyle bir ibare var: “Mendel ile Marquez’in kardeş olduğu dünya.” Bu dünyadan bahsetmeden evvel adını andığım isimlere değinmeliyim.

 

MENDEL*

Mendel; gerçek adıyla Johann Mendel, 21 yaşında manastıra girerken geleneklere göre kendine seçtiği ismiyle Gregor Mendel; Genetik biliminin babası olarak kabul ediliyor.

Mendel, 1822’de Habsburg hanedanlığına bağlı Silazya eyaletindeki Hyncice(Heizendorf) köyünde küçük bir toprak parçasını ekip biçen, arıcılıkla uğraşan bir çiftin tek oğlu olarak doğdu. Bu yüzden de küçük yaşlardan itibaren bahçe işleriyle ve bitkilerle uğraşmaya başladı. O dönemde ülke genelinde yeterince okul olmamasına karşın Hyncice’de temel ilkesi “Para ve mülk elinden alınabilir ama bilimsel bilgiye sahip olma sanatı, asla.” olan bir köy okulu vardı. Yaşı gelir gelmez bu okula başlayan Johann aynı zamanda okulun görevlendirmesiyle diğer öğrencilerle birlikte meyve ağaçlarından tohumlar topluyor, gelecek nesli iyileştirecek fideler elde etmeye çalışıyor ve gün geçtikçe botaniğe olan ilgisi şiddetleniyordu.

Johann’ın bu ilgisini ve zekasını fark eden öğretmenleri onun daha iyi bir okula gönderilmesini sağladı. Başarısı ile de bir yıl sonra ileri düzeyde bir okula (Gymnasium) geçti. Buradaki eğitimi 6 yıl sürdü ve o sıralar yazdığı bilimsel bilginin dünyayı boş inançtan kurtaracağına dair olan inancını dile getirdiği yazıları bugün hala elimizde.

18 yaşında mezun olduktan sonra eğitimini devam ettirmek istedi ve Olomouc’taki Felsefe Enstitüsü’ne yazıldı ama bu dönemde yaşadığı maddi sıkıntılar onu fazlasıyla zorladı. Kendisi hakkında üçüncü tekil şahısla yazdığı şu cümleler geri kalan hayatını nasıl şekillendirdiğini anlatmıştı.

“Bu baskıya daha fazla dayanması artık imkansız hale gelmişti. Bu yüzden, felsefe eğitimini tamamladığında, kendisini bu ağır varoluş mücadelesinden kurtaracak bir sığınak bulmak zorunda hissetti. Başvurusu üzerine 1843 yılında Brno’daki Augustinusçu Aziz Thomas manastırına kabul edildi.”

 21 yaşında rahip adayı olarak manastıra girdi ve geleneğe uygun olarak kendine yeni bir ad seçti: Gregor. Ve biz onu hala bu ismiyle anıyoruz. Kendini dine adamanın hayatında bazı şeyleri yoluna koyacağına dair umutluydu. Ancak manastıra girdikten sonra dünya işlerinden uzaklaşmak yerine doğa bilimleriyle daha fazla uğraşmaya başladı. Yeterince imkanı ve bolca bu alanda düşünme ve çalışma arzusu vardı.

Sonrasında öğretmen olmak için devletin sınavlarına girdi ama yeterli teorik bilgiyi almadığı için sınavı geçemedi. Başrahip ise ona bir fırsat daha vermek adına onu Viyana Üniversitesi’ne şu cümleleri yazdığı bir mektupla gönderdi.

“Peder Gregor Mendel’in cemaat rahibi olarak çalışmaya uygun olmadığı anlaşılmakla birlikte, kendisi doğa bilimleri alanında olağan dışı zihinsel yeteneğe sahip ve dikkat çekici düzeyde çalışkan olduğunu göstermiştir. Bu alandaki övgüye değer bilgisi Kont Baumgartner tarafından da fark edilmiştir. Ancak bu yeteneklerinin tam anlamıyla gelişebilmesi için, öğrenimi açısından bütün fırsatlara kavuşabileceği Viyana’ya gönderilmesi gerekli ve uygun görülmüştür.”

Mendel burada alanında uzman bilim insanlarıyla tanışma, fikirlerini farklı açılardan inceleme ve temellendirme fırsatı buldu. Eğitimini sürdürdüğü sırada melezleme deneylerine, en bilinen haliyle, meşhur bezelye deneyine başladı ve Genetik Biliminin yapı taşı sorularından birini kaydetti; özelliklerin bir kuşaktan diğerine nasıl geçtiğini kesin olarak belirlemek.



Sizi bilimsel terimlere boğmak ya da teorik bilgilerle beyninizi işgal etmek değil amacım. Üç yıldır aldığım eğitime dayanarak Mendel’in ne yaptığını özetle ifade edeceğim.

Mendel, Pisum cinsinden bezelyelerin değişik soylarının 7 özelliğini ele aldı. Bunlar arasında çiçeklerin sap üzerindeki konumu, sap boyları arasındaki farklılıklar, olgunlaşmamış kapçığın rengi, olgun tanenin biçimi ve tohum kabuğunun rengi gibi özellikler vardı. Çalışmak için bezelyeyi seçmişti çünkü hızlı yetişiyor, kolaylıkla birbirinden ayırt edilebiliyor ve kısır olmayan melezler elde edebiliyordu. Farklı özelliklere sahip iki bezelye bitkisi tozlaştırıldığında oluşan melez bezelye bitkisinin ebeveynlerine olan benzerliklerine ve bu benzerliklerin ikinci nesildeki dağılımına dayanarak elde ettiği sonuçları matematiksel olarak çok iyi analiz etti. Ve şu sonuçlara vardı:

Kalıtım yoluyla geçen her özellik birim faktörler (gen) tarafından belirlenir. Ve bir özelliği oluşturan farklı genler “allel”olarak adlandırılır. Allel genlerden biri anneden diğeri babadan aktarılır. Buna Birinci Mendel Yasası ya da Ayrışma İlkesi diyoruz. Ve İkinci Mendel Yasası’na (Bağımsız Kalıtım Yasası) göre aktarılan her gen diğer genlerden bağımsızdır.  Yani tohum rengini belirleyen genler ile tohum şeklini belirleyen genlerin aktarımı birbirinden bağımsızdır. Ve son olarak; biri anneden biri babadan aktarılan allel genler demiştim ya, o iki genden biri diğerine, istisnalar hariç, her zaman baskındır. Ve baskın olan gen o özelliği meydana getirir.(dominantlık-resesiflik)

Gregor Mendel’in ‘Gen’ teriminin literatüre girmesinden seneler evvel; henüz DNA’nın esamesi dahi okunmuyorken yaptığı, genlerin nasıl aktarıldığını gösteren deneylerden elde ettiği sonuçları bugün hâlâ kullanıyoruz.

 

MARQUEZ*

Ve gelgelelim Marquez’e. Gabriel Garcia Marquez. Okurlarınca Gabo, annesinin deyişiyle Gabbito. Diğer bir deyişle büyülü gerçekliğin gerçek büyücüsü.

1927’de küçük bir kasabada doğdu; Aracataca. Ancak küçük yaşlardan itibaren bazı sebeplerden dolayı hayatının geri kalanını ve hayallerini muhteşem şekilde değiştiren iki kişinin yanında yaşamaya başladı. Entelektüel bir adam ve gayet tanınan bir asker olan dede ve seneler sonra büyülü gerçekçilik akımının öncüsü olacağını bilmeden masallar anlatarak büyüten bir nine.

Yıllar  sonra ona Nobel Edebiyat Ödülü’nü getiren romanı Yüzyıllık Yalnızlık’ta ise çocukluğundan beslenmiş ve tüm yaşamının gölgesini üzerine düşürmüştü.

 “Büyükannem, en acımasız şeyleri kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım.”

demişti. Doğup büyüdüğü Aracataca, bu romanda Macondo’ya dönüşmüştü.

Gabo 19 yaşında hukuk fakültesindeyken Kafka’nın Dönüşüm’ünü okudu. Ve Dönüşüm’ün giriş cümlesini okuduktan sonra verdiği tepkiyi seneler sonra okurlarıyla yaptığı bir söyleşi esnasında şöyle dile getirdi:

“…Lanet olsun! Okurken böyle mırıldandım kendi kendime. Bu doğru olamaz! Kimse böyle bir şeyin yapılabileceğini bana söylemedi! Demek olabiliyormuş. Öyleyse ben de yapabilirim. Lanet olsun! Büyükannemde böyle anlatırdı. Olağanüstü bir şeyi gerçekten olabilirmiş gibi…”

19 yaşında Gregor Samsa’yla yeni tanışan Gabo, farkına dahi varmadan nasıl bir akım başlatacağını tarif etmişti bu cümlelerle kendine. Büyülü Gerçekçilik.

Sonrasında yarım bırakılan bir okul, 1970’li yıllara kadar tefrika halinde yayınlanan hikayeler, şan, şöhret, Nobel ve benzeri birçok ödül, Latin Amerika’ya damgasını vuran bir roman.

Ancak Marquaz’i Marquez yapan, onun karakterleriyle olan ilişkisi. Marquez Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazdığı sırada roman kahramanlarından Jose’nin oğlu Albay Aureliana Buendia’yı öldürüp üçüncü kuşağa geçmenin yollarını arıyordu. Yani Albay Buendia’nın artık ölmesi gerekiyordu. Ama nasıl ve ne zaman? İşte o sırada uzun bir süredir çektiği çıban hastalığını albaya bulaştırma fikri göz kırptı. Birkaç gün sonra bir akşam uyuyan karısının yanına kıvrılıp “Albay öldü.” diye fısıldadı ve hıçkırarak ağlamaya başladı.


Kitap çıktıktan sonra bir söyleşi sırasında inanmaz gözlerle dinleyen okurunun kulağına eğilip şunları söyleyecekti:

“Sonra ne oldu biliyor musun? Albay Buendia’ya hastalığımı bulaştırdım. O öldü ve bir daha bende hiç çıban çıkmadı!”

Uzun zaman boyunca Latin Amerika tarihine damgasını vuran diktatörlerle ilgili bir kurguyu yazmayı planlamıştı.  Nihayet Başkan Babamızın Sonbahar’ı romanı zihninde şekillenmiş ancak henüz harflerle yüz göz olmadan hemen önce hayalinde yarattığı karakteri gerçek dünyaya oturtabilmek için bir işaret aramıştı.

“Her roman karakteri şahsen tanıdığın, hakkında bir şeyler duyduğun, okuduğun kişilerden oluşan bir kolajdır.”

demişti Marquez.

“Bir gün Roma sokaklarında çaresizlik içinde dolaşıyordum. Girdiğim kitapçıda bulduğum fotoğraf albümünü karıştırırken birden o yüzü gördüm.”

Lüks bir malikânede tek başına fotoğraflanan yaşlı bir adam hayalindeki karakterin yüzüne çok yakışmıştı. Hemen oteline dönüp Karayip Adaları’nın birinde yaşamış bu diktatörün ölümünü yazmaya koyulmuş ve 1975 yılında Başkan Babamızın Sonbaharı adıyla okurlara kavuşmuştu.

“Pazarları dâhil olmak üzere her gün sabah dokuzdan öğleden sonra üçe kadar, iyi ısıtılmış bir odaya kapanarak yazarım, çünkü beni rahatsız eden sadece gürültü ve soğuktur.”

diyen Marquez 18 ay boyunca, günde altı paket sigara içip aralıksız yazdığı romanı “Yüzyıllık Yalnızlık’ı ne kadar zamanda yazdınız?” sorusunu, “Tüm yaşamım boyunca” diye cevaplamıştı.

17 Nisan 2014’te Meksika’daki evinde 87 yaşında bu dünyadan göç ettiğinde Yüzyıllık Yalnızlık’ taki şahane finalin aksine hava oldukça sakindi.

***

Başka dönemlerde bambaşka hayatlar yaşayan bu iki insanın kardeş olduğundan bahsettiğim dünyada Mendel ve Marquez yalnızca simgeler elbette. Mendel, bilimin disiplini; Marquez, kalemin özgürlüğü demek benim için. Bilmeyenler için söylemekte fayda var. Ben Moleküler Biyoloji ve Genetik öğrencisiyim ve yeni tanıştığım herkese de söylediğim gibi: “Ama edebiyatla ilgileniyorum.” İlgilenmek. Edebiyatla aramdaki ilişkiye haksızlık ettiğimin farkındayım. Peki, niye edebiyat okumadım değil mi? Çünkü edebiyata olduğu kadar da bilime aşığım. Çünkü bu bölümü tercih etmeseydim; edebiyat okuyup bilimle ilgilenirken kimse beni laboratuvara sokmazdı. Çünkü nereye gidersem gideyim yazmayı yalnızca kendi çabamla öğrenebilecekken bilimde yalnızca araştırma yapmakla kalamayacağımın farkındaydım.

Bilim de sanat da insanın hayatını yalnızca kendisine adamasını isteyen uğraşlar. Üzerine okumak, araştırmak, düşünmek, emek harcamak gerekiyor. Bir hayatı ikisine birden pay etmeye kalkışınca Farmakogenetik dersinde Sadık Hidayet okuyor; sevdiğiniz bir yazarın söyleşisindeyken yarın laboratuvar derslerinden biri olduğunu anımsayıp imza sırasında deney raporu hazırlıyorsunuz. Yani en azından ben öyle yapıyorum.

Mendel ile Marquez arasında dengede durmayı, ikisiyle birden başa çıkmayı öğrenmem üç yılımı aldı. Bu yazıyı yazmak için hâlâ erken olduğunu düşündüğüm için aylardır yazıyı bitirmekle silmek arasında gidip geldim. Çünkü  kendimi henüz bilim insanı yahut yazar olarak nitelendiremeyeceğim bir dönemde bu konuda ahkam kesecek son insandım.

Yaptığınız işle mütemadiyen zihninizi meşgul eden bir başka alanın arasında dengede kalmak, herhangi birine diğerinden daha fazla meyil göstermemenin/göstermemeye çalışmanın ne kadar zor olduğunu tahmin edebilir ve hatta tam olarak anlatmak istediğim şeyi yaşamış ve anlıyor olabilirsiniz.

Bilenleriniz vardır defalarca bu bölümü bırakmayı düşündüm. Defalarca bu bölümü bırakmanın eşiğinden döndüm. Defalarca hem genetiği hem edebiyatı bir arada yürütemeyeceğime kendimi inandırdım. Ve sayısız kere yazamaz hale geldim. Tek bir cümle bile. Başladığım hiçbir kitabı bitiremedim. Kitaplığımdaki kitaplara bakmaya utanır hale geldim. Derler ya; ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin diye, ne deveyi güdebildim ne bu diyardan gidebildim. Kendi seçimlerimin sonuçlarıydı hepsi, hepsini sahiplendim. Bugünlerde sanırım yeni yeni öğrenmeye başladım.

Çok sevdiğim bir defterim var. İçinde hem Mikrobiyoloji notlarım var hem de okuduğum kitaplar hakkında yazdığım yazılar… Bazen en çok o deftere benzetiyorum kendimi. Sayfa sayısı sınırlı. Ve belki de ya tüm Mikrobiyoloji notlarıma ya da o yıl okuduğum kitaplar hakkında aldığım tüm notlara yetecek kadar sayfası var. Ama ben o defteri yanımda taşımayı sevdiğim için ikisini birden o deftere sığdırmaya çalışıyorum. Ve anahtar kelime bu: “sığdırmaya çalışmak.” O deftere iki defterlik yazıyı sığdırmak için daha fazla özenerek, boşluk bırakmamaya çalışarak, küçük küçük yazıyorum. Demiştim ya kendime benzetiyorum diye; hayatımı şekillendirirken de o defteri anımsıyorum. Hayatımı da özenerek, hem Mendel’e hem Marquez’e yetsin diye boşluk bırakmamaya çalışarak satır atlamadan yaşamaya çalışıyorum.

Ama; bir sabah uyanıp her şeyi yapmaya çalışırken hiçbir şey yapamadığımı hissedersem, kimden vazgeçerim? Mendel’den mi yoksa Marquez’den mi? Çocukluk hayalimi, bu dünyanın içinde olmayı öğrenmek için birçok taviz verdiğim mesleğimi bırakırsam aynı Feyza olarak yaşamaya devam edebilir miyim? Yahut yazmadan yaşayabilir miyim, yazmadan yaşamayı öğrenebilir miyim?

Bilim, doğru soruyu sormakla başlar ve bir sorunun doğru tek bir cevabı vardır. Edebiyatta ise bir sorunun binlerce cevabı olabilir ve bazen tüm anlatılanın amacı okura tek bir soru sordurmak olabilir. Bu soruyu buraya bırakıyorum. Mendel ile Marquez’i kardeş kabul ettiğim bir dünyada henüz ne bu sorunun doğru cevabını bilebilecek kadar bilim insanıyım ne de ihtimaller dahilindeki cevapları anlatabilecek kadar edebiyatçı… Varolma savaşı bunlar.

Bu yazıya, çizimiyle görsel destek sunan Büşra Özdemir’e çok teşekkürler.

Yazar Hakkında

Feyza Bengül

Kaybolduğu yerlerde kendini arayan biri. Bkz. Mendel ile Marquez'in kardeş olduğu dünya.*

Yorum Yap

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti