“Kendini Bil!”

Sena Açıkgöz, bu yazısında kendini bilen bir insanın evreni anlayıp anlayamayacağını, orada kendi yerini oturtup oturmayacağını ve hayattaki amacını bulup bulamayacağını sorguluyor.


“Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol. Mezilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil içindeki boşluk ise insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.” -Mevlana

İnternette gezinirken karşılaştığım bir Mevlana deyişi… (Üzgünüm, kitapları karıştırırken diyemiyorum. Çünkü modern hayatın bir takım kırıcı getirileri var.) Gördüğüm anda cümleye vuruldum ve üzerinde düşünmeyi aşarak yazmaya karar verdim.

Bizim, üzerinde oradan oraya koşuşturan minik karınca tanelerinden başka maddi bir değer taşımadığımız “koca yaşlı şişko dünya”mız… Bu aralar internette popüler olmuş birçok yazı, içeriğinde kendimizi küçük görmemiz gerektiğini, kafamızın içinde yaşadığımız gibi bir hayatımızın olmadığını ve aslında hepimizin kendimizi değersiz birer kum tanesi olarak görmemiz gerektiğini savunmakta. Peki bunun nedenini hiç düşündünüz mü? Bir tahmin yürütecek olursak şöyle denebilir; fazla büyüdük(!).

İnsanlık olarak kaybedilen tevazulara, merhamete, sevgiye seyircilik ediyoruz ve bunlara maruz kaldıkça biz de ruhen, acı bir şekilde dalından uzaklaştırılmış bir elma gibi çürümeye başlıyoruz. Amacım “Haydi şimdi hep beraber bilinçleniyoruz, maddi değerlerden soyutlanarak adeta Diyojen gibi birer fıçı bulup içinde yaşamaya başlıyoruz. Laf eden olursa da ‘Abi bunlar hep gelip geçici. Çek eli kolu maddiyattan yiaa.’ diyoruz. Şarabımızı içip keyfimize bakıyoruz!” demek değil elbette. Bunun için birazcık geç kaldık. Bütün yazılarımda da hedeflediğim gibi tek amacım beynimizin içindeki küçük fındık tanelerinin gözlerinde soru işaretleri çıkmasını ve kıvrımlarını gıdıklamasını sağlamak.


Bulunduğumuz yaşa kadar hep bir yerlere gelmeye çalıştık. Sürekli birilerine yaranmaya, kendimizi övdürmeye çalıştık. Birçok kitap okuduk, bir sürü insan dinledik. Peki şimdi elimizde ne var? Tabii ki kitap okumayalım demiyorum. Sadece bahsetmeye çalıştığım düşünceleri kopyala yapıştır yapmak yerine, benliğimizi oluşturan, bizi biz yapan felsefelerin kaçı gerçekten salt bize ait? Popüler kültüre meze olmuş müzik listeleri, okunacak kitaplar, izlenecek filmler, gidilecek yerler… Hepsini birilerinden duyduk ve belki de kendimizi olduğumuz şey olmaya biz zorladık. Bunun ne kadarı iyi, ne kadarı kötü bilemiyorum. Fakat tek bildiğim çevremde gördüğüm çoğu şeyin zorlama olması. Bunu bir düşünün derim. Ve tam da burada aslında sorulması gereken soru, başlanması gereken yer çoğu felsefeyle ilgilenen insanın işe okuyarak başladığı “Sofie’nin Dünyası” adlı kitabın başlangıcında sorulan soru gibi. Fakat tek bir farkla; başkasının sormasını beklemeden kendi kendini harekete geçirmek için aynanın karşısına geçip “Sen kimsin?” demek. Çünkü her şeyin temeli felsefenin babası Sokrates’in de dediği gibi önce “kendini bil”mekten geçer. Ancak, kendini bilen bir insan “salt ben”e ulaşabilir, o zaman evreni anlar ve evrendeki yerini oturtabilir, hayattaki amacını bulur. Fakat böylesine maddi bir yaşamın tam ortasında, bizi en fazla mutlu eden şeyin fotoğraflarımıza gelen “like” sayısı olurken bunu ne kadar, kimler başarabilir orası meçhul…

Yazar Hakkında

Sena Açıkgöz

1997 yılında Marmaris'de doğdum. Dokuz Eylül Üniversitesi Felsefe bölümü öğrencisiyim. Elimden geldiği kadar sizlere bilim ve felsefe alanından küçük bilgiler vereceğim.

Yorum

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

  • Enes’in de bana aktardığı üzere: “Everything is a remix.”, hayatta hiçbir şey orijinal değil. Hepimiz muhtemelen deterministik kurallara göre yaşayan varlıklarız, birisi çıkıp bu yazıdan sonra kendini sorgulasa bile sebebi bu yazı olacak. Yani hiçbir şey bizim değil ve biz de denk geldiğimiz her şeyden birazız.

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti