Karanlık Kime Benzer?

Akşam kanatlarını şehrin üzerine indirmeye başladığında hiç kimseye benzemez yine de herkesten bir farkı olmazdı. Parmaklarının arasındaki sigaradan gözlerini ayırmadı. Açık pencereden içeriye şehrin tüm sessizliği doldu. İçi ürperdi.

Eskiler kulağına hep şunu derdi: Allah kanat gersin evladım. O zamanlar bilmezdi. İçten içe günün birinde hala uçabileceğini sanıyordu belki de, kim bilir. Kırmızı balonlu çocukluklar gördü ama hiç kırmızı balonu olmadı. Patlayıverince bir dikene değip, bir köşeye sıkışınca yahut güneşte unutup havası inince bitmedi çocukluğu, sırf bu yüzden. Bisiklete binmeyi hiç öğrenmedi mesela. Öğreteni olmadı. Rüzgarda saçlarını savura savura oyun oynadığı sokakları da olmadı.

Karanlık, loş bir binanın içindeydi. Hani şu korku – gerilim filmlerinin mesken edindiği, hiçbir sebep yokken dahi insanı tedirgin eden cinsten bir binanın. Terk edileli uzun zaman olmuştu. Duvarların kat kat boyaları nemden dökülmeye başlamıştı. Kirlenmiş beyaz boyanın döküldüğü kısımlardan duvarların gerçek benliği göze çarpıyordu. Bir zamanlar siyah olan bu duvarlar beyaz boyayla boyanmıştı, tüm günahları silinsin, gördüklerini unutsun diye.

Parmaklarını çıkıntılı duvarın üzerinde gezdirdi. Fırsat bilen beyaz boyalardan bazıları bu dokunuşla duvardan ayrıldı. Elini kaldırmadan duvarın boyasız kısmına dokundu. Siyah duvar oldukça soğuktu. Parmak uçları nemlenmiş gibi hissetti.

Elini çekti aniden. Parmaklarında katran karası izler kaldı duvardan hediye. Üstüne sürdü elini. Ancak gitmedi siyah leke. Tırnaklarıyla kazıdı. Gitmedi. Sinirlenmeye başladı. Ama gayet iyi biliyordu ki sinirlenmekten ziyade korkuyordu. Hem de çok. Rüyada olduğunu düşündü. Emin olamadı. Bazı rüyalar kendini ne kadar tekrar ederse etsin büyüsünü kaybetmiyordu.

 O ana kadar binanın neresinde olduğuna hiç dikkat etmedi. Kısa bir koridorun girişindeydi. 
Dört oda vardı toplamında koridorda. Sağa sola bakındı ama hiç kimse yoktu.

Sanki tüm binayı gecenin karanlığı basmıştı. Karanlığı severdi halbuki. Ama huzurlu karanlığı. Bu karanlıkta bir beklenti vardı. Bir kirlilik. Olmayan gözlerinde saklanmış sırları.

Bu rüyayı ilk gördüğünde bulutsuz bir geceydi. Gökyüzü koyu lacivert, yıldızlar gümüş rengiydi. Yokluğunu hissettirmeyen soğuk esintisine devam ediyordu.

Bazen bir rüzgar eserdi beklenmedik, ani. Olduğu yerden, yaptığı işten, gördüğü rüyadan savururdu onu. Ne tutunmaya vakti kalırdı ne de veda etmeye. Gökyüzünü alırdı elinden, gündüzünü, bembeyaz bulutlarını.
Bir rüzgar eserdi sonra. Dağıtırdı saçlarını. Sımsıkı örttüğü pencerelerini sonuna kadar açıverirdi. Üşürdü ruhu. Kapalı tuttuğu tüm kapıların altından sızardı. Burnunu çeke çeke örtmeye çalışırdı her seferinde. Ancak kimi zaman kapatamazdı.

Üç kayıp, küle dönmekten son anda yırtan bir ev ve bir de hala her kabusta son halini hiç görmediği evin odalarında dolanışı kalmıştı şüpheli bir yangının ardından. Gazetelerin günü birlik felaket senaryolarından biri olup ertesi gün unutulmuştu. Yangından 11 yaşındaki E.O. ve 39 yaşındaki babası K.O.  kurtulmuştu yalnızca. Mahalleli bin bir çeşit hikaye yazmıştı. Akşamın bilmem kaçında evinde karısını ve çocuklarını bırakıp nereye gitmişti bu adam? Babasının hayatında var olduğu söylenen ve annesinden kurtulunca evleneceği varsayılan o kadın kimdi? Ya da bu kadın, adamı çıldırtacak ne yapmıştı da çocukları da içindeyken evi ateşe vermişti?

19 yıl geçmişti. Ancak bu hikayelerin gerçekliği doğrulanamamıştı. Ne bir elektrik kaçağı ne de açık unutulmuş bir ocak. Bir mumun devrilmiş olma ihtimaline dua etmişti senelerce. Bulunamayan her bir ipucu konu komşunun ucuz hikayelerine adım adım götürüyordu zihinleri. Delil yetersizliği süredururken o evden hızla taşınma kararı almıştı babası. Sağ kalan üç beş eşyayı toplayıp gitmişlerdi. Mahalle bu durumda bir bit yeniği aramıştı. Kimisi hikayesinin gerçek olabileceğinin saklı gururunu yaşamıştı.

Kabuslarında gördüğü kısa koridorun girişinden son kez çıkarken “Ben yapmadım,” demişti babası. “Belki birileri aklına bir şeyler sokmuştur diye diyorum. Ben yapmadım.”

Tek bir soru dahi sormamıştı. En ufak bir tepki vermemişti. Siyaha bulanmış evden de gerçeğe kavuşamayan hikayelerden de uzaklaşınca tereddütlerinden de uzaklaşacağını sanmıştı. Cümleleri zihninde kurup kurup tekrar silmişti. Büyüyünce aklından geçen her cümlenin, şüphenin küçülüp kaybolacağını zannetmişti.

İçmeyi unuttuğu sigarasını söndürüp pencereyi kapattı. Yatağına geri döndü. Onu zor uyuduğu uykudan uyandıran kabuslar başka birilerine üşüşmüştü bile. Kapalı pencerenin ardındaki cadde bomboştu. Trafik lambalarının yanıp sönen kırmızı ışıkları, perdeleri çekilmiş evleri renklendiriyordu. Uluyan köpekler dışında herkes uykudaydı.

Tüm ihtimaller karanlık odaya düşen trafik lambasının kırmızı ışığında yanıp sönüyordu. Bildiği bir şey yoktu. Olanlar da daima değişiyordu. Öğreneceği her şeyin de onu yeni bir bilinmezliğe götüreceğine emindi. Gözlerini kapatıp dört odalı koridorun girişini zihninde canlandırdı.

“Mumlar,” dedi. “Acaba hangi odada iyi üflemediğimiz bir mum tutuşturdu perdeleri?”

Aylardan ağustos mevsimlerden yazdı. Annesinin bir ay önce üç kardeşin doğum günü sonrasında uzayan oyunlarında mumları halılara damlatmasına kızıp evdeki tüm mumları çöpe attığından haberi yoktu. Gözlerini açmamaya dikkat ederek derin nefesler aldı. Bir ev yanarken ateş aydınlatır sanırdı insanlar sağı solu. Oysa bilmezlerdi içerideki karanlığı. Bir yangının karanlığı bir geceyi daha esir aldı.

 

Yazar Hakkında

Feyza Bengül

Kaybolduğu yerlerde kendini arayan biri. Bkz. Mendel ile Marquez'in kardeş olduğu dünya.*

Yorum Yap

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti