Eksik Bırakılmış Bedenler

Ruh eşi kavramı hepimiz için bir soru işaretidir. Mümkün mü? Mümkün ise nerede? Belki de bu soruyu bize sorduran ve içten içe olmasını istememizin nedeni kişiliğimizden bile ödün vermemize neden olan tamamlanma güdüsüdür. İnsan hayatı boyunca hem fiziken hem de ruhen tamamlanmak ister ve yalnız kalma düşüncesi bile bir çoğumuzun derin çukurlara düşmesine neden olur.


İçimizdeki Bütünlük Arayışı ve Mit Bağdaştırması

Bu bütünlük arayışı yalnızca 21.yüzyılın bireylerinin hissettiği yalnızlığa atfedilemez. Antik Yunan Filozoflarına değin insan aşkı, içindeki doldurulamaz boşluğu  tamamlanma istediğini daima zihnine ve duygularına konu etmiştir.
Bunun en güzel örneği Sokrates’in öğrencisi ve ideaların yaratıcısı Platon’un Şölen adı metininde, Grek mitolojisi esas alınarak Aristophanes’in anlatışında can bulur. Hikayeye göre;

“Eskiden doğamız şimdiki gibi değildi, her şey çok farklıydı. En önemlisi bugünkü gibi sadece erkek ve kadın yoktu, bir de ikisinin karışımı olan üçüncü bir cins vardı. Bugün bu cins yoktur ama ismi bilinir. Buna “hermafrodit” denir. Bu cins hem erkek hem de kadındı. Şimdi ise bu isim sadece birini aşağılamak amacıyla kullanılır. Bu cinsten olan insanların hepsi kambur ve bombeli böğürleri vardı. Dörder el ve ayağa sahiptiler. Yuvarlak boyunlarının üzerinde ikişer yüzleri vardı, iki yüz de farklı yönlere bakıyordu ve üzerinde tek bir kafaları vardı. Öte yandan dörder kulakları, ikişer üreme organları vardı ve her şey buna göre şekillenmişti.

hermaphrodite3jw3

Peki, neden söylediğim şekilde insanlar üç cinsiyetliydiler? Bunun nedeni erkeğin Güneş’li, kadının Yer’li ve üçüncü cinsin de Ay’lı (kimi Orfik ilahilerde ay, çift cinsiyetli olarak gösterilir) olmasıydı. Güneş, yer ve ayın ortaklığı bilinir. Hepsinin şeklinin ve hareket biçiminin daire biçiminde olması bu ortaklıktır. Sonsuz güçleri, kabalıkları ve kibirleri buradan kaynaklanır. Bu insanlar tanrılara saldırdılar. Bu insanlar tanrılarla savaşmak için gökyüzüne çıkmaya çalıştılar. En sonunda Zeus ve diğer tanrılar bir araya gelerek bu duruma bir çözüm bulmaya çalıştılar. Uzunca bir tartışmadan sonra Zeus, onları ikiye ayıracağını böylece güçsüz kalacaklarını ve eğer aynı şeyi yapmaya devam ederlerse onları tekrar bölüp, tek bacakları üzerinde sekerek yürümeye mahkum edeceğini söyledi. Zeus her bir insanı ikiye böldüğünde Apollon’a (kehanet yapan tanrı) bu insanların iyileştirilmelerini emrediyordu. Apollon yüzü çevirip, deriyi adeta bir kese kağıdından çeker gibi çekip karın bölgesinde topluyor ve buradaki küçük delik aracılığıyla bağlıyordu. Bu deliğe göbek denir.
Canlı bu şekilde ikiye ayrıldıktan sonra iki parça da birbirini özlemeye ve diğeriyle buluşmayı beklemeye başladı. Birbirlerine sarılarak tek bir canlı olabilmek için aç ve hareketsiz şekilde bekliyorlardı. İkisi de diğer parça olmadan bir şey yapmak istemiyordu. İkisinden birisi ölse kalan parça kendisi gibi tek kalan başka bir parçaya sarılıyordu. İşte bu tesadüfen sarılınan beden, bazen bir erkek bazense bir kadın bedeni olabiliyordu. Bu şekilde insanlar gittikçe daha fazla zarar görmeye başladılar. Zeus durumu fark edince yumuşadı ve yeni bir çözüm buldu. Yarım canlıların üreme organları önlerine geldi. O zamana dek üreme organları arkalarındaydı ve bu nedenle üremek için birleşmek yerine tıpkı ağustos böcekleri gibi önce toprağı dölleyip ondan sonra çocuk sahibi olabiliyorlardı. Zeus’un üreme organlarını önlerine alması ile insanlar çiftleşerek yani erkek kadının dişilik organına döl bırakarak çocuk sahibi olabildiler. Zeus’un buradaki amacı şuydu, eğer erkek bir kadınla çiftleşecek olursa çocuk sahibi olacaktı ve türün devamı sağlanacaktı. Eğer erkek başka bir erkekle birleşiyorsa sadece bir doyum yaşanacaktı ve yaşamlarının diğer gereksinimlerini gidereceklerdi. İnsanların birbirlerine olan doğuştan gelen aşkları, doğamızın parçalarını bir araya getirmeye, iki şeyi tek bir şey yapmaya ve insan doğasını iyileştirmeye çalışmaları bu olayların bir sonucudur. Doğal olarak da parçalardan her biri diğer parçasını aramaktadır.”

Mitlere konu olabilecek kadar eskiden gelen bu tamamlanma güdüsü bizi hayatımız boyunca bir kasırga gibi farklı limanlara savurmaktadır. Peki ruh eşi kavramının buradan geldiğini söyleyebilmek mümkün müdür sevgili okur? Bu kavram yalnızca mitlerde mi mevcuttur? Ya da biz böyle bir gerçeklik olduğunu kabul edip ruh eşimizi aramalı mıyız?

Yazar Hakkında

Sena Açıkgöz

1997 yılında Marmaris'de doğdum. Dokuz Eylül Üniversitesi Felsefe bölümü öğrencisiyim. Elimden geldiği kadar sizlere bilim ve felsefe alanından küçük bilgiler vereceğim.

Yorum Yap

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti