Gelecek Manifestosu

 ‘’ Bak şu karşı evin yaşlı, huysuz bir kedisi var.’’

Buruşuk, titrek parmağıyla kirli pencereyi göstererek kanıtlamaya çalışırcasına tekrarlıyor cümlelerini.

”Gördün mü? Hani şu soluk sarı boyaları dökülmüş evi işte. Aman! Bir de şatafatlı koltuğu dayamışlar pencerenin önüne. Hah! O koltuğun tepesine kurulup bütün gün gökyüzünü izliyor yavrucak. Hakk’a gidecek belli. ‘Öte git.’, diyeni de yok tabi.”

Hece hece bana ulaşan kelimeleri incitmeden bakıyorum soluk sarı eve. Pencerede bahsi geçen koltuktan gayrısı yok. Zaten o evle bizim beş katlı, yıllardır aynı somurtkanlığıyla sokağın ortasına konuşlanmış apartman arasındaki dar sokakta, zifti boşanmış, rengi açılmış yere kireç parçasıyla çizilmiş, her adımda eskiyen sek sek çizgileri haricinde kimse de yok. Sek sek çizgilerini çizen çocuklar yok. Oynayanlar yok.

Dönüp bakıyorum yaşlı, mat gözlerine. Sokaktaki sek sek çizgileri kadar ruhsuz bakıyor tahta kurularının içten içe kemirdiği pencereden gökyüzüne. Apartmana, yeni taşınan üç çocuklu komşunun evinden portakallı kek kokusu dağılıyor. Birazdan evin en küçük oğlu özene bezene büyütülen ıtır saksısını deviriyor ve portakallı kekin fırındaki uykusu uzun sürüyor. Portakallı kekin kokusuna yanık kokusu uğrak veriyor.

”Sarı evin yanındaki iki katlı evin hanımı da her hafta bugün çamaşır yıkıyor. Aramızda kalsın pek beceriksiz. Her çamaşır serdiğinde mandal düşürür mü insan?”

Usulca ilerliyorum pencereye, olduğum yerden gönülsüzce kıpırdayarak. Yaşlı kedinin komşusu çamaşırı sererken parlak yeşil çamaşır ipine, mandalını düşürmüş yine, yağmur yağar mı çamaşırlar kurumadan diye bakarken gökyüzüne. Sesleniyor mandalı alt katın pencere kenarına koyması için sokaktan geçen okumayı yeni sökmüş önlüklü birinci sınıf öğrencisine.

Kışın gri, keskin kokusu sızarken bulduğu her aralıktan, apartmanın ağır, siyah kapısından emekli öğretmen olan yönetici uzatıyor başını. Elindeki yağmura yakalanma korkusuyla aldığı şemsiyesini baston niyetine çakıllı yere sürükleyerek adımlıyor sokakta. Şemsiyenin yere sürttükçe çıkan sesi köşeyi dönmekte olan sokak kedisinin sırtındaki tüyleri ürpertiyor.

”Eskiden bu sokak böyle miydi? Çocuk sesi eksik olmazdı. Yağmur yağınca zar zor sokardı anneleri eve.”

Hayat bu evde geçmişin bugüne yetmeyen kolları arasında tek pencerenin ışığında sinsice eritiyor insanı. Yoruluyorum. Gözlerim fırsat kolluyor, kaçacak tek bir delik için. Örtüleri tüylenmiş iki kanepe, üzerinde sararmış masa örtüsüyle dört köşe bir masa ve tek sandalyeden oluşan oda tüm bezginliğiyle dikiyor gözlerini üstüme.

Yeni komşunun elinde yanmış, yüzü bıçağın tersiyle kazınmış kekle kapıyı çalmasını fırsat biliyorum. Usulca kapıyı açıp, içeri davet ediyorum. Bana anlatılan anlatılmayan, anlatılmaya fırsat verilmeyen tüm cümleleri komşunun anlamsız bakışlarına yükleyip çıkıyorum.

Beş katlı kamburu çıkmış apartmanın karanlık merdivenlerinden hızlı hızlı iniyorum. Ağır, siyah kapıdan çıkıp bir süre bakınıyorum. Soluk sarı eve, yeşil parlak ipe serilmiş çamaşırlara, alt katın pencere kenarındaki yalnız mandala ve pencereden eskimiş görünen ama tüm tazeliğiyle önümde duran sek sek çizgilerine.

Elim ceplerime doldurduğum kireç parçalarına gidiyor. Ve hızla apartmana girmeden evvel çizdiğim çizgilere yönelip atlamaya başlıyorum.

1-2-3…

Pencereden beni izleyip komşunun masaya bırakıp gittiği portakallı keke anlattıklarını da biliyorum.

”Sek sek bizim zamanımızda oynanırdı. Şimdikiler ne bilsin? Duvar diplerinden bulduğum ufak kireç parçalarını cebime doldurup, oynadıkça silinen yerlerin üstünden geçerdik. Oynamadan gitmezdik okula. Herkes giderdi de, zilin sesini duymadan bırakamazdım sek sek çizgilerini…”

Başımı kaldırıp zilin çaldığı yöne bakıyorum mutsuzca. Dar sokağın sonu dönüyor aşağı. Köşeyi dönmeden evvel dönüp tahta kurularının kemirdiği pencereye bakıyorum. Bana bakıyor. Mat gözleri parlıyor ya da bana öyle geliyor. İlk kez gülümsüyorum ona bakarken. Sağ yanağımdaki gamzeyi görüyorum onun sağ yanağında. Bu kez gerçekten parlıyor gözleri. Nefesimi verdikçe oluşan buharı önüme katıp devam ediyorum yoluma. Engin duvarlarından bahçesi görünen okulumun bahçesi kıpırdıyor.

Bugün okulda sene başında çekilen önlüklü fotoğraflarımızı dağıtıyorlar. Dönmüyorum o apartmana uzunca bir süre. Yaşlı kedi üç yıl daha yaşıyor. Komşu iki kez daha kek getiriyor kimsesizliğine acıyıp. Gözü köşeyi kolluyor, beni bekliyor biliyorum. Ben gelmeyince önlüklü fotoğrafımı gösteriyor senede iki kez gelen torunlarına.

”Ben” diyor, ”Ben ilkokulu bitirdiğim sene başında çektirmiştik bu fotoğrafı.”

 

Yazar Hakkında

Feyza Bengül

Kaybolduğu yerlerde kendini arayan biri. Bkz. Mendel ile Marquez'in kardeş olduğu dünya.*

Yorum Yap

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti