Düşler,Düşüşler ve Şehirler

Günlerden bir gün, bir ıslak cadde boyu yürüyüp vardığımda varacağım yere lime lime olmuş yağmur bulutları altında, anlayacaktım. Hiçbir kelime yetmeyecekti yorgunluğuma ben de konuşmayacaktım zaten. Şehir bu yorgunluğumun aksine pek neşeli olacaktı. Sarı sokak lambaları dillerine dolanmış birer türkü mırıldanacaktı. Martın son haftası başlayan nisan yağmurları müjde verecekti dar kumlu sokaklara. Siyah bir kedi usulca ilerleyecekti yeni boyanmış bir duvar dibinden. Ve ben doğduğum evi özleyecektim.

İşte tam da o gün; yarı aydınlık vitrinler günün yorgunluğuyla göz kapaklarına düşen gölgeyle ağır aksak ilerleyecekti gecenin içine. Bir adam peyda olacaktı sokağın yanı başında. Ellerindeki yarı dolu ikişer torba ritmik bir şekilde eşlik edecekti adamın dengesiz adımlarına.

Fincanların güzelliği hatırına gidecektim o kötü kahveyi içmeye. Şekerli sevmeme rağmen defalarca kez gelişimde tekrarlayacaktım siparişimi almaya gelen garsona.

”Ben şekersiz bir kahve alacağım.”

Eski zamanlarda kaybolmuş ruhları olan adamların hikayelerini okuyacaktım.  Fırtınalar kopan şehirlerin haberlerini izleyecek, boşlukta yankılanan yağmurun sesini düşleyecektim. Az önce geçip giden adamın geçip gittiği yoldan tanımadığım bir sürü kırmızı saçlı insan geçecekti. Ancak ben, son işareti bekleyecektim kalkıp gitmek için.

Ve gelen kahvenin fincanını seyredecektim bir süre. İlk yudumumu alıp, pencereden dışarı dönecektim oturduğum sandalyede. Her fincanın sonuna geldiğimde sert tadına ve verdiği hissiyata alıştığım kahveyi sevdiğimi zannedecektim.Ta ki ertesi günkü şekersiz kahveden ilk yudumu alıncaya dek. Hayatımı da sevecektim elbet. Ta ki yaşamayı hep dilediğim hayatları başkalarının yaşadığını görünceye dek. İnsanoğlu meyilliydi alışmaya ancak alışmak yüz yıllık yorgunluğumu dindirmeyecek yahut yağmurların mavi yağmasını sağlamayacaktı.

Sabah olduğunda nasıl unutacaksam kendime verdiğim sözleri, kendimi de unutacaktım. Tüm bunları haykırmak isteyecektim dünyaya. Ve belki de haykıracak cesareti bulduğumda kendimde, kulak kabartan dahi olmayacaktı söylediklerime. Sevmediğim ne varsa hepsini yapmam bundan olacaktı. Kendimi hatırlamak isteyişimden. Şekersiz kahve içmek ise en küçük temsili olmalıydı bu var oluş mücadelemin. Kendim değilsem de çocukken dünyanın dört bir yanından topladığım yaprakları yahut bebek bulutları unutmayacaktım.

Hayatıma giren herkese, her şeye kendi hikayemde rol biçecektim o vakte kadar. Böylelikle varlığımı ispat edebilecektim. Öyle dünyaya falan değil, kendime. Oysa insanoğlu varlığını ispat etme ihtiyacı duymaya başladığı an  biraz daha yok oluyordu. Çıkagelen herkesin başka dünyası vardı halbuki. Başka gülüşleri, görmediğim gözyaşları, duymadığım şiirleri. Farklı uyanışları vardı Pazar sabahına. Ellerini ceplerine çok koymuşluğu mesela. Çok sokakları vardı ezbere bildiği. Kaç tane bitmiş, en sevdiği kalemi. Kaç çocukluk fotoğrafı vardı daha görmediğim. Kim bilir kaç az şekerli kahveyi yudumlayışı vardı. Kim bilir kaç cümlenin sonuna nokta koymuştu.

Ne yapmak istediğimi ise kahvemin son yudumuna  kadar bilmeyecektim. Biliyorum bunu.  Son bir işaret bekleyecektim. Ancak son işaret artık hiçbir işaret gelmeyeceğini anlamam olacaktı.

 

” Vakit geldi.diye düşünecektim.

” Gün doğmadan, esen rüzgarlar beyaz evlere  çarpmadan, kelebeklerin ömrü dolmadan gitmeli.”

Ancak gidecek bir yol bulamayacaktım. Tüm bunları iki katlı, terk edilmiş bir evin üst katında kırık bir iskemlenin üzerinde otururken hatırlayacaktım. ‘Evde olmak’ ile ‘evde hissetmek’ arasında iflah olmaz bir uçurum vardı. Ve ben her yeltenişimde karşımda duracaktı.

Nitekim kaçtığım şehirler ve koştuğum şehirler arasındaki kanlı bıçaklı davada tek sanık olmam bu uçurumu derinleştirecekti. Bu yüzden düşlerimde gördüğüm beyaz evli şehirlerdeki efsanevi deniz kuşlarını derin uykulara götüren melodiyle uyandığım sabahlarda bunu düşünecektim. Evde olduğumu hissettiğim her günden birer akşam biriktirecektim. Hep kumbaralarda paralar, sayfalar arasında güller yahut albümlerde fotoğraflar biriktirilecek değildi ya. Kimi zaman günler, geceler ve deli rüzgarların estiği akşamlarda biriktirilebilir. Biriktirdiğim akşamlarla derinleşen uçurum ise evde olamadığım her an beni kollayacaktı.

Tüm bunları iki katlı, terk edilmiş bir evin üst katında kırık bir iskemlenin üzerinde otururken de bilecektim. Ancak bilmek anlamama yetmeyecekti. Duvara çarpınca anlar bazen insan koştuğunu. Bile bile düşmek lazım gelir bazen bazı uçurumlardan ve bazen ne yaparsak yapalım düşeriz, keşke düşmesek değil mi? Çünkü düşmekten korktuğumuz uçurumun kendisi olmuşuzdur fark etmeden. Düştük, yeniden tırmanıyoruz.

Düştüm, yeniden tırmanıyorum. Olsun.

Yazar Hakkında

Feyza Bengül

Kaybolduğu yerlerde kendini arayan biri. Bkz. Mendel ile Marquez'in kardeş olduğu dünya.*

Yorum Yap

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti