CORNELIUS

Merhaba Sevgili Premingerler, bir hafta önce yayımladığım Cornelius durum öyküsünde bazı eksiklikler hissettim ve bu eksikliğin giderilmesi adına sizlerle yeniden paylaşmayı doğru buldum.

                                                                          CORNELIUS

                                                                                      I-  ERİYEN BENLİK

Her ihtimale karşı kurduğu iki alarm, Cornelius’un -kaçmak istediği uyku aleminden ötürü- imdadına yetişmişlerdi. Cornelius, sıyrılmış sevgilisi olan yorganından uzaklaşarak önce telefonunda çalan alarmı durdurdu. Alarmdaki şarkıda, her şeye rağmen ayakkabısını giyip dans eden bir gencin öyküsünü anlatıyordu. Ardından acı acı ciyaklayan Rolex saatini durdurdu. Elini yüzünü yıkadıktan sonra, yine yatağına yöneldi. Sağına baktı. Oda arkadaşı Aras hala uyuyordu.

Cornelius kendini, terk eden kadife sevgilisinin yanına yani dar bir nehri andıran yatağına attı. Evvelki gün çok sevdiği teyzesini kaybetmişti. Teyzesi, büyük bir olasılıkla -annesi dışında- aile çevresinde anlaşabildiği tek kişiydi. Teyzesi dediğimize bakmayın. Teyzesiyle arasında sekiz yaş vardı. Teyzesi, elim bir kazanın verdiği çöküntünün altında daha fazla dayanamamış ve hayattan elini eteğini çekmişti. Otuzunu görememişti.

Zaten yaşadığında, herkes onu lise çağında bir kız zannederdi. Çok zarifti fakat oldukça alıngandı. Kendi kapılarını herkese kapatmıştı son zamanlarda. İkiz kardeşinin acısı içinde hep büyüyordu. Büyüyen acının yanına o elim kazada kaybettiği babası eklenmişti. İkiz kardeşini doğduğu sırada kaybetmişti, küçüklüğünden beri de ikiz kardeşinin ruhuyla yaşadığına inanırdı. İkiz kardeşinin bir adı yoktu. Adı koyulmadan ölmüştü. Annesi de doğumdan sonra seneler sürecek bir depresyona girip, on beş ay hastanelerde tedavi gördü. Psikoterapi, elektroşok tedavisi, çeşitli ilaç tedavileri…

Annesinin bu durumundan en çok kendisi etkilenmişti; çünkü kardeşlerin en küçüğüydü ve ablalarının ikisi ya evlenip başa diyarlara göçmüştü ya da okul telaşesinden kendinden önceki ablası eve uğramadığı bile olurdu.

İkinci ablasını evlendirmek için İstanbul’a gelmişlerdi. Büyük Abla ile oğlu Cornelius, gezmeye çıkarken kendisi evde kamayı tercih etti. Hafızası sisliydi, o yüzden annesinin ne dediğini hatırlayamıyordu; fakat sehpadan aldığı Kız Kulesi maketinin kafasında sertçe sektiğini ve annesinin nadiren gördüğü o yılan zehri misali bağırışını çok iyi hatırlıyordu.

Teyze de o vakit on beşindeydi. Varlık gösterme ve sevgi muhtaçlığının en had safhada olduğu kırılgan bir dönemde. Belki de kardeşlerin en küçüğü olma günahının ağır bedelini anlaşılmamak suretiyle ödüyordu.

Evde bile ailesiyle çok iletişim kurmazdı. Genellikle odasında ya ders çalışır ya kitap okur ya da okuldan arkadaşlarını misafir ederdi; çünkü ailesiyle hiçbir paylaşımı yoktu. Annesinin, doğumundan sonra girdiği depresyon aslında aradaki köprüyü ebediyen yıkmıştı.

Haliyle aldığı yetersiz sevgi, onun sevgiye büyük bir açlığını doğurdu. Erkeklerden çok çekinirdi. Babası sert bir insandı. Muhtemelen Kafkas iklimiyle içkin olduğundandı. Altı yaşındayken, babası Esenköy’de oturdukları yazlıkta çimleri sularken kendisi arabaya binmek istiyordu; fakat babasının: “Defol,kafası kopasıca”demesi onun hüngür hüngür ağlayıp babasına duyduğu soğukluğun başlangıcı olmuştu. Çelişik olarak genellikle babası -ilk kızı hariç- teyzenin kendisi dahil, diğer kızlarını “Ah, babasının güzel kızları”, diye severdi. Haliyle çelişik olarak da babasını annesine göre çok severdi.

Sancılı ergenliğinde, bir gün oturma odasının kapılarını kilitlemiş mastürbasyon yaparken kapının ardında sert bir tıkırtı sesi duydu. Sanki şura üflenmişti ve bizimki yere yığılmış tüm eşyalarını toplayarak oturma odasından ayrıldı. Kapıyı açmaya çalışan babasıydı.

Kahvaltıda, babası: “Bir daha öyle yaşına uymayan şeyler izlemeyeceksin, köpek”, diye gürledi. Bütün ev ölüm sessizliğine gömülmüştü. Kazadan on beş ay önceydi. Babası kızdığında dilinin ayarı kaçardı. Kızdığında, arenada dalgalanan çarşaf karşısında deliren bir boğa olurdu fakat siniri yatıştığında kızının başını okşamasını da bilirdi.

Bunun yanı sıra, kendi kapılarını kilitlemesi belki de birinin onun bedenine tamamen dokunmasını ve içine girmesini engellemişti. Kazadan sonra da kendine olan öz güveni tamamen yerle bir olmuştu. Kazadan kırık bir kol, leğen kemiği ve kaval kemiği ile çıkmıştı. Koluna takılıp, ardından geri sökülen bir platin parçası teyzenin kendisine tamamen küsmesine neden olmuştu.

Belki de en son damla, yeğeninin onunla sevişmeye kalkışmasıydı. Açıkçası yeğenine karşı bir dürtüsü vardı. Karşılıklıydı hisleri; fakat kendini kapılarla örmüş birinin aniden sınırlarının ihlali, belki de her şeyden elini eteğini çekmesine neden oldu.

Evine döndükten sonra, fazla düşünmeyip kendini uzun bir bilinmezliğe attı, tüm İrlanda hayallerine rağmen…

                                                                                              II – CORNELIUS

Cornelius bunları düşünürken, belki de yapmaması gerekse de, ilişkilerine son veren elmayı düşlemeye başladı. Teyzesi alımlıydı, sevmediği geçmişini andırsa da kendisini görüyordu teyzesinde. İkisi de çevreleri tarafından önemsenmeyip hayat çöplüğüne atılan insanlardı. Her ne kadar da zihinsel doygunluğa erişmiş olsalar da, varlık göstermek ve en azından birileri tarafından duyumsandıklarını hissetmek istiyorlardı.

İkisi de aslında birbirilerinin zıddıydı. Teyzesi yetişkin fakat açmayan bir çiçekti, Cornelius ise açan bir çocuksu çiçekti.

Teyzesini, bir gün evde kimse yokken dudağına öpücük kondurmasıyla hayatı boyunca unutamayacağı çığlık ve göz yaşlarını getirdi gözlerinin üzerine. Önce teyzesini boynundan yavaşça fakat şehvetle emmeye başladı. Ardından dudaklarıyla, teyzesinin ince ve kıvrımlı dudaklarına dokunmaya çalıştı. Teyzesi onu sertçe itti. Cornelius, dengesini kaybederek kapının eşiğine düştü. Teyzesi büyük bir çığlık atarak, çantasını toplayıp evi terk etti.

Cornelius, tepkisizce duvarın kenarına sinmişti. Bastırılmış duyguların bedelini, teyzesinin gidişiyle ödemişti. Ona verilen bir kimlik arayış süresi olmamıştı. Onun mimarları ailesi ve okul arkadaşlarıydı. Cornelius, kendi düşüncelerine ve kendi cinselliğine sahip olmayan bir çamurdu. Annesi, ailedeki  en şefkatli kadın olsa da bir etkisiz elemandan başka bir şey değildi. Anneannesi ve dedesinin nefret oklarından oldukça nasibini almıştı.

Öyle ki, okların verdiği yaralardan kendi vücudunu keşfedemedi. Aynadaki yüzüyle göz göze gelemedi. Bu yaranın kokusu, okul hayatına da sirayet etti. Konuşkan değildi, aksine bir fino köpeği gibi insanların peşinden giderdi. Beklenen davranışı sergilediğinde başı okşanır, beklenmeyen davranışlar sergilediğinde sertçe fırçalanır; ki Cornelius’u Cornelius yapan fino köpekliğinin beraberinde getirdiği kimliksizlikti.

İşte bu yüzden Cornelius, teyzesine içten içe ilgi duyuyor ve sözgelimi, kanepede uzanıyorsa teyzesine sırnaşmak isterdi. Teyzesi de her seferinde :”Yapma!”, “Gitsene, rahat oturamıyorum.”, diye kovardı çocukcağızı. Yine de sinemaya gittikleri, beraber cam kenarında kahve içip gülüştükleri zaman çok oldu. Hatta babasının ölümünden sonra teyzesi, en çok yeğeni Cornelius’tan desteği almıştı. Hatta kapılarını ilk defa Cornelius’a açmıştı.  Kazadan beri günce sadece 4 saat uyuduğunu söylerdi. Ayrıca, olduğundan on yaş genç gösterdiği için birçok fırsat ellerinden kaymıştı. Örneğin Florian diye bir çocuğa abayı yakmıştı; fakat Florian, teyzeyi muhtemelen göğüslerinin küçüklüğü ve solgunluğundan -yani biçimsel nedenlerden- reddetmişti. Zaten ne menem mahluklar bu erkekler! Ya sadece duygulara yöneliyorlar ya da sadece beden kıvrımlarına. Ortası yok. Ablası gibi arkadaş bulma sitelerini denemişti; fakat olması gereken erekten şaşınca yine hüsrana uğramıştı. Keçileri kaçıran annesiyle aynı evde bulunmak istemiyordu. Keşke duvarlara anlatabilseydi derdini, en azında yeğenine, bir umut anlayabileceği için anlatmakla yetinmişti. Cornelius, aklında kelimeleri bir araya getiremediğinden teyzesi koyvermiş ve teyzesini derin bir sükutun kollarına bırakmıştı. Yine de dediğimiz gibi Cornelius’un sevmediği geçmişini anımsatıyordu teyzesi. Ne de olsa ailelerinin kurbanlarıydılar. Görünmez yaralarla benzenmişlerdi ve ne acı ki, onlar da birbirilerinin yaralarını göremediler.

Bütün bunlara rağmen Cornelius’a ismini veren kişiydi  teyzesi.  Cornelius, kendi ismini, sekiz yaşında yurtdışında yaşarken, cinsel imalarla alaya alındığından beri kullanmıyordu.

Hatta gerçek ismiyle seslenenlerle ilişkisini derhal keserdi. “Willi, Willi”, derlerdi; çünkü ismi Willi ismini çağrıştırıyordu. Zoruna giderdi Cornelius’un. Üç yıl sonra erkeklik organının kastedildiğini öğrendiğinden beri, teyzesinin Latince aşkından doğan ismi kullanmaktaydı.

Bunları düşünürken Cornelius, telefonundaki resimlere göz gezdirmeye başlamıştı. Ölen kişilerin fotoğraflarına ve kadınların fotoğraflarına bakamama huyu vardı Cornelius’un.

Belki de yüreğini dağlayan bir fotoğraf da, daha beşiklik bebekken on yaşındaki teyzesiyle çektirdiği fotoğraftı. Bir insan nasıl olur da, kendini kucaklayan bir anne figürü hakkında uç düşünceler besleyebilirdi? Ayrıca annesinin en küçük kardeşiydi. Umudu, yeşillikler ülkesinde arıyordu. İnsanların nezaketinden başlayıp, memleketin ünlü biralarından söz edip duruyordu.

Ölmeden önce teyzesinin İrlanda’yı sevdiğini hatırlamıştı Cornelius. Belki de kendi kafasında kurduğu vasiyeti gerçekleştirebilirdi. Teyzesini İrlanda topraklarına gömebilirdi; çünkü yaşamına son veren teyzesini annesi reddetmişti. Kardeşleri ise yüce korkularından, kardeşlerine yanaşmak bile istemediler.

Yaşadığında da tüm acılarıyla kabul edilmedi, öldüğünde de. Cornelius, belki de isim annesi olan teyzesine belki alabildiğine uzanan, güneşin batmadığı yeşil topraklarda huzuru getirebilirdi…

 

Yazar Hakkında

Enes Altınok

Yılbaşı 1997 yılı geldi çatmıştı; fakat içeride keyifler güzeldi. İki buçuk saat sonra dayanamayıp dünyaya gözlerimi açmışım. Nedeni, meraktan.
Kısacası kitap okumayı, film izlemeyi, müzik dinlemeyi seven ve kronik merak bozukluğuna sahip biriyim. Hayatım Ankara-Bursa-Berlin-İstanbul karesinden ibaret. Üç dilimiz var: Türkçe, Almanca ve İngilizce. Tek kötü yanımız da gereğinden fazla kırılgan olmamız. Onun dışında yazarak daha iyi anlaşan bir hikaye anlatıcısıyım aslında. Sizlerle bu şekilde bağ kurmayı hedefleyen biriyim.

Yorum Yap

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti