Çocuk Yaralarımız

  “Daha önce çok defa okumasına rağmen, o kitabı almış, yüz doksan yedinci sayfasında, sekizinci satıra gözlerini mıhlayıp saatlerce bakmıştır…”

 

Sokak aralarında top oynarken, bahçe duvarlarından atlarken, ağaç tepelerinde dolaşırken geçen çocukluk, çocukluk gibi çocukluktur. 90’lı yıllarda doğanlar ucu ucuna son nesli olmuştur tüm bu saydıklarımın. Bazen tehlikeli sonuçları, hadi itiraf edeyim çoğu zaman tehlikeli sonuçları olmuştur aslında. Diz ve dirseklerde envaiçeşit yaralar bunların neticesinde başbaşa kaldığımız en tatlı-acı sonuçlardan biridir.

Kabuk bağlayan yaralarının kabuklarını soymak, ailelerinin, büyüklerinin ısrarlı telkinlerine rağmen vazgeçmemek en büyük özelliğidir çocukların. Garip bir haz duyarlar bundan. Sonuçta canlarını yakıp, iyileşme sürecini her seferinde uzatsalar da…

Büyüdüklerinde de benzer şeyleri yaparlar bu çocuklar. Bu sefer kollarını bacaklarını yaralayacak kovalamalı oyunlar yoktur hayatlarında. Üzerinden atlarken düşecekleri bir bahçe duvarı, yoktur. Bahçe yoktur çünkü, ağaçlar da keza öyle. Bahçe başkadır belki ama oyun aynıdır hâlâ. Yaraların kabukları, soyulmak zorundadır.

Bunu bazen eski defterleri karıştırarak yaparlar. Alınan küçük notlar, yazılan günlükler, yıllıklar…Çoğu zaman kabuk bağlamış bazı şeylere dokunurlar. Soyarlar… Benzer telkinler yine duyulur. İyileşme sürecini uzatacaktır bu yaptığı. Ama o hâlâ aynı çocuktur. Bundan garip bir haz duyar.

Bazen de bir ezgiye kapılıp gider. İçindeki bir kuş, her ne kadar şimdi o aynını yapamasa da, çocukluğundaki gibi daldan dala konar onun yerine. Hatıralar canlanır gözlerde. Kabuk, tekrar soyulmuştur. Gözlerden akan iki damlanın şahitliğinde…

Kitapçıya, yeni çıkan bir kitabı iştahla almaya giderken gözü raflarda başka kitaplara takılmıştır. Daha önce çok defa okumasına rağmen, o kitabı almış, yüz doksan yedinci sayfasında, sekizinci satıra gözlerini mıhlayıp saatlerce bakmıştır. Yaramaz çocuğumuz, ne yapıp edip yine yarasını kanatmıştır.

Yağmurdan sonra dışarıya çıkmıştır bir gün. Ne hikmetse bir yerlerde üzeri medeniyetle kaplanmamış birkaç metrekare toprak parçası ona bir tutam koku taşımıştır hafif bir rüzgâr eşliğinde. Bu sefer kendi bir şey yapmamıştır. “Vallahi billahi o dokunmamıştır.” Her nasılsa bu sefer yarasının kafası atmış, bir yere takılıp kendi kendine kanamıştır.

Bir gün bir çiçek koparmıştır. Bir gün tramvaydan başka bir durakta inmek zorunda kalmıştır. Albümü karıştırırken bir fotoğrafla karşılaşmıştır. Şemsiyesiz çıktığı bir gün aniden yağmur bastırmıştır. Son vapuru birkaç dakikayla kaçırmıştır. Olmuştur yani. O istemese de, olmuştur.

Kendi etkisi dışında gelişenleri ayrı tutarsak iyileşme sürecini hep kendi uzatmış, kabuk bağlamış yaralarını durup dururken kendi kanatmıştır. Neticede kimse de kızamamıştır. Çünkü hâlâ bir çocuk kadar masumdur. Kimseye bir şey yapmamıştır. Doğasında, içinde vardır. O duvara çıkmış, inerken de bacağı biraz sıyrılmıştır. Kimsecikler görmeden, yarasını birazcık soymuştur. Bunun için hesap sormaya niyetlenenler, hep çocuktan daha çocuk konumlara oturtulmuştur.

Hem, nereden bilebilirsiniz ki, belki de kazağını giyerken, kendiliğinden soyulmuştur?

 

 

Yazar Hakkında

Onur Kovacı

1996 yılının soğuk bir ayında Denizli'de doğdum.Şuan İstanbul'da, İstanbul Üniversitesi'nin havasını teneffüs etmekteyim. Lise dönemlerimden beri hep içimde olan "bir şeyler üretmek,her zaman üretmek ilkesi" ile "olmaz" denen şeyler üzerine gidiyorum. Coğrafya alanında özgün çalışmalar yürütmek hevesindeyim.

Yorum Yap

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti