Bu Yazının Sonunda Ölüyorsunuz

(+Zaman Aslında Koca Bir Yalan)

 

Merhaba Sayın Premingerler,

Tembellikle peynir gemilerinin yürümediği, aydınlanmaların yaşandığı bir diyardan sesleniyorum size. Evet, geç kaldım. Geç kalmanın telafisi yok Premingerler. Şimdilik en azından. Bu geç kalınmışlığımı zamana farklı bir bakışla size aktarmayı planlıyordum fakat gelin görün ki konu hakkında bilgimin korkunç derecede sınırlı olduğunu fark ettim. Sonuçta zaman dediğimiz şey -eğer bir “şey”se, yani var ise tabi- bizim algımız dahilinde ,hızımıza göre ve yer çekimine göre değişebilen bir “şey” sonuçta. Bir çatıdan mı düşüyorsunuz? Tebrikler, zaman sizin için yavaşlamış durumda! Gerçekte böyle bir şey olmasa bile yaşayacağınız hissi böyle tarif edersiniz. Koşmaya mı başladınız? Tebrikler, zaman tekrar sizin için yavaşlamış durumda! Bu sefer sorun algınızda değil Evren’in temel özelliklerinden birinde yatıyor: Görelilik.


“Oh Sayın Cingiler, yoksa bugünkü konumuz görelilik mi?

-Hayır, Sayın Preminger. Bugün bir konumuz yok.”

 

galileo-sustermans

 

Her şey Galileo Galilei adlı zatın kafasında başlıyor. Bu yüce kişi özetle diyor ki:

“Kardeşim, ben seni alsam bir kutuya koysam, sen istediğin kadar uğraş o kutu sabit hızlı mı hareket ediyor yoksa duruyor mu bilemezsin.”

Bu ne demek? Şöyle düşünün: Bir odadasınız. Cam yok, kapı yok. Dört duvar var sadece. Oda gayet dayalı döşeli, etrafta bir çift paten bile var ve odanın duvarında bir beyaz tahta, üzerinde de bir yazı: “Bildiğimiz durağan bir odada mısın, yoksa sabit hızla giden bir uzay mekiğinde oda şeklinde dizayn edilmiş bir kapsülde misin?” Cevabınız ne olurdu? Bunu nasıl anlardınız?

Patenleri takıp bekler miydiniz? Sonuçta hareket ediyorsanız geriye doğru falan kayarsınız değil mi?
İşe yaramaz. Ne yaparsanız yapın , hiçbir deney size -o odanın içinde kaldığınız sürece- odanın durumu hakkında bilgi vermez. İvmeli hareket yapmadığınız sürece durmak ve sabit hareket etmek arasında fark yoktur. Hareket halinde olduğunuz anlayabilmek için bir referans noktasına ihtiyacınız vardır, bir noktaya “göre” ancak durumunuz hakkında yorum yapabilirsiniz.

Tamam. Bunu anladınız, hala sorularınız var, “Dünya dönüyor” diyen adamla, Einstein’ın olduğunu herkesin bildiği İzafiyet Teorisi’nin ne alakası var? İsim benzerliği mi her şey? Hayır, Sayın Preminger, değil. Einstein da Galile’nin açtığı yoldan ilerliyor ve bilim dünyasını değiştiren koca iki teorisi – özel ve genel görelilik- buralardan çıkıyor. Sanırım hala koşma ve zamanın yavaşlaması kısmını açıklamadım.

Bir saat kulesinin altından koşmaya başladığınızı düşünün, o kadar formda olduğunuz bir gün ki koştukça koşuyorsunuz, sabah yediğiniz reçelden midir nedir ışık hızına ulaştınız. Diyorsunuz “Allah Allah, ben nasıl bu kadar hızlı koşuyorum, ne kadar oldu ki koşmaya başlayalı?” ve saate bakıyorsunuz, saat “6.12”,”oo iyiymiş” diyorsunuz , “daha vakit var”. Biraz daha koşuyorsunuz, ışık hızı çok güzel geliyor, ayrı bir yüzünüze çarpıyor hava, fakat her güzel şeyin sonu olmalı değil mi, okula, işe veya sabah izleyeceğiniz saçma televizyon programlarına geç kalmamalısınız, o yüzden saate bir daha bakıyorsunuz “6.12”…Ne? Bir daha bakıyorsunuz koşmaya devam ederken : “6.12” ,ışık hızında koşmaya devam ederken saate baktığınızda gördüğünüz değer hep aynı:”6.12″. Korkudan ne yapacağınızı bilemiyorsunuz tabi, okkalı bir küfür savurmak veya bildiğiniz duaları etmeye başlamak iyi bir çözüm olabilir, belli ki bir terslik var. Ve hala saat: 6.12.

Korkunç, değil mi?

 

 

Evet, bayağı Kordon'da koşuyorsunuz.
Evet, bayağı Kordon’da koşuyorsunuz.

 

 

 

 

Bir de saat kulesi açısından bakalım:

Bir sabah birisi bir saat kulesinin altından koşmaya başlar. Koşar, koşar ,koşar. O kişi koşarken de saat kulesinden fotonlar yayılmaktadır, ışık yani. Dijital bir saat kulesiyse muhtemelen kırmızı diye adlandırdığımız dalgaboyunda, değilse de analog saatten yayılan dalgaboylarında fotonlar tatlış tatlış koşucumuza doğru ilerlemektedir, fakat koşucumuzla ilgili bir sıkıntı vardır. Bu koşucu her nasılsa ışık hızına yaklaşmaktadır. Fotonlar bunu dert etmez tabi, kendi hızlarında ilerlemeye devam ederler ve yetişebildikleri son noktada koşucuya yetişirler. Fotonlar ışık hızında gidiyor, koşucu ışık hızında gidiyor. (Yani şöyle düşünün: Siz yola 50km hızla çıktınız ve  hızlanarak gidiyorsunuz, sizden 2 saat sonra bir arkadaşınız da arkanızdan yola çıkıyor ve 150’yle gitmeye başlıyor ,arkadaşınız bir yerde size yetişir , eğer o size yetiştiği sırada siz de tam 150 km/saat hıza ulaşırsanız, yan yana gitmeye başlarsınız) Sonuç olarak, koşucu arkasına doğru baktığında ona yetişen son fotonları görüyor. Koşmaya devam ediyor ,arkasına bakıyor ve yine son fotonları görüyor. (Arkasına bakarken vakit kaybetmediğini varsayıyoruz) Koşucu için saat hep 6.12 oluyor, fakat dışarıdan bakan birisi için saat ilerliyor tabii ki. Şimdi sorulabilecek bir soru saatin “gözükme” şekliyle gerçek zaman arasında bir ilişkinin nasıl kurulacağı olur tabi. Orada görelilik devreye giriyor ve diyor ki: “Anlamadınız mı? Gerçek zaman diye bir şey yok. Her şeyin kendi zamanı var.”

 

Madem görelilikten gidiyoruz, bir düşünce deneyi daha yapalım Sayın Preminger:

Galileli sorudaki odayı tekrar düşünün. Sıkıntıdan iki saat boyunca paten kayıp düştükten sonra odanın etrafı hafif şeffaflaşıyor ve bir bakıyorsunuz: Yıldızlar var, fakat çizgi şeklinde gözüküyorlar. Çok hızlı bir şekilde yukarı doğru çıkıyorsunuz Sayın Preminger, fakat artık ustalaştınız. İki saat boyunca o odada kalıp fizik ve felsefe üzerine düşündünüz. O yüzden kafanızda bir soru var: “Peki ya bu bir yalansa? Ya aslında ben Dünya yüzeyinde bir odadaysam ve bu duvarlar ekransa, sadece bana akan bir yıldız görüntüsü gösteriliyorsa? Sonuçta yerçekimi sabit, aynı Dünya’daki gibi gözüküyor.” zıplıyorsunuz, gerçekten de Dünya’dakine benzer bir hızda zemine düştünüz. Bağırıyorsunuz odaya “İnanmıyorum. Ben Dünya’dayım. Beni çıkarın buradan.” ,cansız odadan bir ses yükseliyor:

“Hay hay!”

Bir kapı açılıyor. İçerideki tüm havayla beraber uzaya uçuyorsunuz.

 

 

Evet,bu oldu.

 

 

 

 

Yanıldınız Sayın Preminger. Uzaydaydınız ve gerçekten yukarı doğru hareket ediyordunuz ve artık ölüyorsunuz , fakat sizi teselli edecek bir nokta var: Anlamanızın hiçbir yolu yoktu.

Evet. Hiçbir yolu yoktu. Ve bunu fark etmiştiniz de, sadece bir kumar oynayıp kaybettiniz. Yukarıya doğru ivmelenme ile Dünya’nın -veya herhangi bir şeyin- size uygulayacağı kütleçekim arasında hiçbir fark yok. Anlayamazdınız, referans noktanız olmadan, dışarıya şöyle bir çıkıp bakmadan anlamanız imkansızdı. Aynı şey düşme durumunuz için de geçerli olurdu, kutu sadece aşağıya doğru mu ivmeleniyor, yoksa sizi atmosferden aşağı mı attık? Bilemezsiniz. Yüzde elli şansınız vardı yine de, fena değil ha?

“Peki, Sayın Cingiler. Öldüm. Daha ne istiyorsunuz benden?
-Huzurlu bir ahiret yaşamı dilerim Sayın Preminger, geri kalanı anlatmaya kelimelerim yetmiyor şimdilik.”

Yazımın başında ne demiştim? “Bu gün bir konumuz yok.”* , gerçekten olmamasını, görelilikten bu kadar bahsetmemeyi bekliyordum sanırım. Aslında en başta doğayı kucaklayıcı, yarı gerçekçi bir temenni yazmayı planlıyordum, belki bir başka zamana Sayın Preminger.

Sağlıcakla kalın!

 

 

 

*:

 

tumblr_inline_mxiqf48we81qjomow

 

 

 

 

 

 

 

Yazar Hakkında

Oğulcan Cingiler

Şimdilik:
Bilim sever, safsatacı* bir safsata düşmanı ve sarkastik bir arkadaş.
(*:Hatasız kul olmaz.)

Yorum Yap

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti