Anlaşılmama Sorunsalıyla Boğuşan Holden Caulfield: Çavdar Tarlasında Çocuklar

Enes Altınok ülkemizde ilk defa “Gönülçelen” adıyla yayımlanan fakat sonra güncel çevirisi Yapı Kredi Yayınları tarafından yapılıp basılmış olan “Çavdar Tarlasında Çocuklar” kitabını inceliyor.


Belki de zamanından ayrıksı ilerleyen, bir çocuğun değerinin örselenmesi ve toplum içinde ikili iletişimde sürelegen anlamama-dinlememe üzerine kurulu bir başyapıt. Genç ve genç kalan yüreklerin dostu, taş kalpli yetişkinlerin ise azılı eleştirmeni olan Holden Caulfield’ın destanı, en az onun kadar hassas ve sonraları kendi kabuğuna çekilen J.D. Salinger tarafından 1949’da kaleme alındı ve 1951’de yayımlandı. Roman, önce tüm Amerika’da oldukça devasa bir ilgi uyandırdı. Cinselliğe ve argoya hassas olan muhafazakar Amerika bunu kaldıramadı ve 1960’ta Tulsalı bir öğretmenin kitabı sınıfında okutup, akabinde tutuklandıktan sonra tüm okullarda, aslında çocukların okuması gereken romanlardan biriyken, 1982’ye kadar en çok yasaklanan kitaplardan biri haline geldi.

Kitap cinsel referanslardan, aile değerlerinin görece “küçümsenmesi”, argonun ve yalan söylemenin yüceleştirilmesi ve sigara ile alkolü özendirme gibi bahanelerle okullarda okutulması yasaklanmış. Üstüne üstlük, Issaquah kasabasında “komünist bir teması” olduğu gerekçesiyle 1978’de liselerde yasaklanmış. Çok alakasız ve içi doldurulamayacak nedenlerle, çocuklar ve gençleri üçüncü sınıf tozpembe çocuk kitaplarıyla oyalamak için yasaklamışlar. Gelin görün ki, Çavdar Tarlasında Çocuklar yüzyılın en iyi kitaplarından biri sayılıyor. Ülkemizde, ilk defa 1967’de “L’Attrape-cœurs” adlı Fransız çevirisi baz alarak “Gönülçelen” adıyla, Adnan Benk tarafından çevrilmiş; fakat yıllar sonra Yapı Kredi Yayınevi özgün başlığa yakın bir şekilde Coşkun Yerli çevirisiyle, “Çavdar Tarlasında Çocuklar” olarak yayımladı.

1967 basımı “Gönülçelen”

                                                                                                                                                                      

Yüzeysel olarak bir çocuğun yetişkinlere kafa tutması üzerine kurulu bir roman olabilir; fakat roman bize öbür taraftan alışılagelmiş değerleri, zamanın ve günümüzde hala devamlılığını koruyan Hollywood sistemini yerden yere vuruyor. Örneğin, Holden ağabeyi D.B. için “Hollywood’da senaryo yazarak fahişelik yapıyor,” der. Bana kalırsa, François Truffaut da muhtemelen bu kitaptan etkilenmiştir. “400 Darbe”yi çekerken; çünkü birçok ortak temalarda kesişiyorlar. Nesil çatışması, gençlik varoluş sorunsalı ve toplumun karşısında kaya gibi sert durma arzusu…

Fakat Holden’ın, Antoine Doinel’den farkı bir dostunun olmamasıdır. Roman boyunca birçok tanışıyla ilgili retrospektif bilgiler verip ardından onlarla en az bir etkinlikte bulunuyor; fakat kardeşi Phoebe dışında Holden’ı anlayabilecek yahut ona liman olabilecek birisi yoktur. Ailesi bile, romanda yer yer verilen detayları baz alarak, çocuklarıyla aralarında sağlam bir köprü kuramamışlardır.  Holden “normal olmak”, sistemin bize dayattığı kişilik profilini kişiler, olaylar ve mekanlar üzerinden defalarca eleştirir. Sinemadan oldukça nefret eder. Hatta, Laurence Olivier’nin oynayıp yönettiği “Hamlet” filmini, Olivier’nin Hamlet’i iyi yorumlayamadığını düşündüğü için eleştiri oklarını acımasızca saplar. 1940’ların sinema anlayışının analizlerine de tanık oluruz. Fazla teatral ve yapay oyunculuklar, dönemin sinema anlatı yapısı vs. Ayrıca yapmacıklığa tahammülü yoktur. Her ne kadar da doğruyu söylediğinizde insanların inanmaması Holden’ın içerlemesine neden oluyor.  Holden Caulfield, her ne kadar da kendini küçümsese de yaşına göre oldukça bilgece laflar edebiliyor. Daha sayfanın başlarında tespitlerinin bilgeliğine hayran kalmaktan kendinizi alamıyorsunuz. İşte romandan derlediğim üç alıntı:

“Film sahtekarlaştıkça o daha da fazla ağladı. Kadının felaket iyi kalpli biri olduğu için böyle ağladığını filan düşünebilirsiniz, ama ben onun yanında oturuyordum, değildi. Yanında küçük bir çocuk vardı ve felaket sıkılmıştı. Çocuk helaya gitmek istiyordu, ama o götürmedi çocuğu. Ona, ses çıkarmamasını, uslu durmasını söyledi durdu. O kadın ancak lanet bir kurt kadar iyi kalpli olabilirdi. Sinemalarda böyle sahtekarca zımbırtılara deli gibi gözyaşı dökenlerin yüzde doksanı aslında kötü kalpli, aşağılık insanlar. Şaka demiyorum.”
(İkiyüzlülük ve yapmacıklık üzerine)

“Denizci herifle ben birbirimize, tanıştığımıza memnun olduğumuzu söyledik ki böyle, tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere, durmadan, ‘Tanıştığımıza memnun oldum.’ demek beni öldürüyor. Ama, hayatta kalmak istiyorsanız, ille de bu zırvaları söylemek zorundasınız.”
(Zorunlulukların getirdiği birtakım yapmacıklıklar) 

“Ona kartopunu kimseye fırlatmayacağımı söyledim, ama bana inanmadı. İnsanlar size hiç inanmıyorlar zaten.”
(İnsanlar arasındaki güven sorunu üzerine)

Times Meydanı, 1949

Konuyu fazla dağıtmadan, birçoğumuzun ergenliğinde yaşadığı sorunlar, erkenden aydınlanmanın verdiği lanetleriyle ödüllerin ete kemiğe bürünmüş halidir  Holden Caulfield. Ayrıca New York’un oldukça otantik ve sayfalardan odamıza kokusu sinercesine başarıyla anlatıldığı ender romanlardan. Roman okunduğunda, ikinci bir baş rolün varlığını fark ediyoruz: New York. Birçoğumuzun hayallerini süsleyen büyük elma! New York’un tüm sokaklarını ezberlemeseniz bile Holden’ın arkasında yürüyen bir görünmez kamera olarak siz de 1949’un New York şehrinin bir parçası haline gelirsiniz. New York’un kokusu üzerinize siner. Tüm sanat eserlerinde, eğer bir mekan kullanılıyorsa, mekanın varlığı ve mekanın rolü en az insan nesnesi kadar önem arz etmektedir. Buradaki New York, bakıldığı zaman, Holden’ı hem örseleyen hem de sığınağı haline gelen bir simgedir aynı zamanda.

Romanda başka göze çarpan bir unsur ise; dört kardeşin de -D.B., Holden, Allie ve Phoebe- ucundan da olsa edebiyatla ilgilenmeleri ya da üstün zeka belirtileri göstermeleridir. D.B.’nin senarist olması, Holden’ın edebiyata ve İngilizce’ye merakı, solak olan Allie’nin üstün bir zekası ve şiire ilgisi, Phoebe’nin ise sinemaya ilgisi olması, kendi roman kahramanını yaratması, yaşına göre olgun davranması, önceki cümleye örnek teşkil edebilir. Salinger, bu unsuru -birçok öyküye yayılan- Glass ailesinde de kullanmış ve onları bir zeka parıltısı olarak betimlemişti. Salinger’ın yapıtlarında genellikle yetişkinler orta ve üst sınıfın büyülü dünyasının sarhoşluğunu yaşayan bencil yaratıklar olarak tasvir ediliyorlar. Herkese genellemek doğru olmasa da, anne-baba figürleri Salinger’in eserlerinde bu niteliği taşıyor.

Çavdar Tarlasında Çocuklar’dan esinlenilen “Coming Through The Rye”dan bir sahne

Öbür taraftan da, romanın çeşitli yerlerinde çeşitli insanlar tarafından anlaşılmaması. Romanın başlarında yurtta, Ackley denen yan komşusu her fırsatta Holden’ın odasına gelip kendi dertlerini istediği gibi anlatırken Holden, oda arkadaşı Stradlater tarafından bir güzel dayak yedikten sonra soluğu Ackley’nin odasında alır. Ackley, kendini uykusuna kaptırmış ve Holden’ı -kanlar içinde olmasına karşın- başından savmıştır. Bu sahneyi okurken, Charles Bukowski’nin şu sözünü hatırladım: “İnsanların seni en çok sevdiği an, onların işine en çok yaradığın zamandır.” Ackley, Holden’a seyyar psikolojik danışmanlık için gittiği zaman Holden’ı severdi fakat Holden da, onu rahatsız edici bir şekilde pasaklı ve kafasının basmadığından yakınırdı. İşte bir etki-tepki örneğinin Bukowski’nin sözünün harmanını bu şekilde görebiliyoruz yahut kızlara karşı oldukça tartışmalı görüşleri olsa da, çocukluk arkadaşı Sally Hayes ile Radio City Hall’daki bir oyundan sonra Holden’ın: “Benim sinirimi feci şekilde bozuyorsun”, demesiyle Sally’nin Holden’la ilişkisini kesmek istemesi ve Holden’ın çaresizce kıza binlerce dil dökmesi, yine modern toplumdaki iletişim kopukluğundan kaynaklanmaktadır. Halk diliyle tanımlarsak: anlaşılmama sorunu.

Ayırca insanların üçkağıtçı tavırlarını anlamakta da güçlük çeker. Önceki sayfalarda, New York’a geldiği vakit bir hotelde Maurice, diye bir adam vasıtasıyla bir fahişeyi tutar. Fahişe, muhtemelen Holden’la yaşıt. Holden hem utanmıştır hem de bir şeylerin yanlış gittiğini sezerek kızla konuşmak ister. Kız oralı olmaz. Holden, parasını verir. Ardından kız, Maurice’le döner, parasının ödenmediğini iddia eder. Holden her ne kadar da dil dökse de hem beş dolarından olur hem de Maurice tarafından tartaklanır. Romanın sonlarına doğru, bu dünyadan elini eteğini çekmek için Batı’ya doğru yol almak ister; fakat bundan önce çok sevdiği duygudaşı, kardeşi Phoebe’yle son bir defa vakit geçirmek ister. Phoebe, onu anlayan yegane insan, Holden’ı bağlamayı başarır. Bizdeki kavuk devretme geleneğindeki gibi, Holden avcı şapkasını Phoebe’ye verir ve artık yerleşik olan Holden’dır.

Holden Caulfield ve Sally Hayes

Bu yazıyı, benden yirmi yaş büyük bir yakınımla bu romana dair konuşmamızın bir anektodu ve genel bir değerlendirmesiyle bitirmek istiyorum. Yakınım, “Çavdar Tarlasında Çocuklar” için “Açıkçası beni bir ergenin dünyası ilgilendirmiyor. Beni o dünyaya çekebilecek bir güç yok.” dedi. Bu kişi de aynı zamanda psikozlu ve bu hastalığının avantajı olarak Nazım Hikmet’in tüm şiirlerini ezbere bilen, ayrıca Orhan Pamuk’tan daha iyi hikaye girişleri yazan biri. Bu konuda, engellere rağmen birikimli birinden bunları duymaktan hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim.

“Çavdar Tarlasında Çocuklar” üzerine yarı-kişisel bir yazıyla karşınızdaydım. Bu roman soyutlanmış, varlık göstermeye çırpınan ve samimiyet açlığı çeken gençlerin başucu kitabıdır. Sadece ergenlik çağındaki çocuklar için değil, gençliğin verdiği cesareti içinde barındıran ve “gerçek hayatın” keskin hançerine yakalanmamış her özgür yürek için bir roman. Çavdar Tarlasında Çocuklar, hafızalara yer eden kahramanları, gencin toplumla cebelleşme konusunu işlemesi ve 1940’ların New York’unu duyumsamak için bile okunması gereken dahiyane bir roman.

Bu yazımı, romanın başkahramanı ve benim hayali dostum, gerçekten varlığını arzuladığım Holden Caulfield’ın bir sözüyle noktalıyorum. Esenliğe doğru giden çavdar tarlasında yorulmadan koşmanız dileğiyle…

“Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. Ama öylesi pek bulunmuyor.”

Yazar Hakkında

Enes Altınok

Yılbaşı 1997 yılı geldi çatmıştı; fakat içeride keyifler güzeldi. İki buçuk saat sonra dayanamayıp dünyaya gözlerimi açmışım. Nedeni, meraktan.
Kısacası kitap okumayı, film izlemeyi, müzik dinlemeyi seven ve kronik merak bozukluğuna sahip biriyim. Hayatım Ankara-Bursa-Berlin-İstanbul karesinden ibaret. Üç dilimiz var: Türkçe, Almanca ve İngilizce. Tek kötü yanımız da gereğinden fazla kırılgan olmamız. Onun dışında yazarak daha iyi anlaşan bir hikaye anlatıcısıyım aslında. Sizlerle bu şekilde bağ kurmayı hedefleyen biriyim.

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti