Çok Cahilce Bir İnceleme: Anansi Çocukları

Oğulcan Cingiler sizlere bu hafta, İthaki Yayınları’ndan çıkmış olan Neil Gaiman imzalı “Anansi Çocukları” kitabına -kendi deyimi ile- “çok cahilce” bir inceleme sunuyor.


(Ya Da “Allah İnsanın Babasını Tanrı Yapmasın” )

Merhaba Preminger. Geçen yazım için özür dilerim, korkunç derecede agresif duran bir yazı idi, amacım halihazırda korkunç derecede bölünmüş olan halkları daha fazla bölmek değildi. Sadece, gelecekle ilgili olan korkularımı, bilimden uzaklaşan toplumları yazmak istedim.

Şimdi…

Bugün kitap inceliyoruz.

Kitap bu:

Spoiler vermeden nasıl inceleyeceğim bilemiyorum, deneyeceğiz. Şimdi, kitabımız tüm tanrısal olaylar gibi isimlendirme üzerinden başlıyor. Tevrat’ı müteakip gelen İbrahim’i dinlerde özellikle önemli bir yer tutan bir kavram bu: İnsanın “isimleri” bilmesi, isimlendirebilmesi. Teolojik bir açıdan sorsanız kitaplara: “İnsanı insan yapan nedir?” diye, “İsimlendirme yetisi,” cevabı gelebilir. Ki ilginçtir, dil yeteneği, isim koyabilme garip bir yetidir de. Boğazınızdan gelen havayı manipüle etmeyi, bu manipülasyonları varlıklarla eşleştirmeyi ve sonra bu eşleştirmelerde ortak paydaya varmayı gerektirir. Bunları yapabiliyor olmak bayağı mucizevi bir şey. Sonuçta, insanı yaratan Tanrı da olsa insana “insan” diyen yine insandır.

Aslında bu tam olarak doğru değil: İsim koyup koyamadıklarına emin olamasam da birçok hayvan birçok sesi iletişim için kullanmakta. Dolayısıyla ses manipülasyonu ve ortak paydaya ulaşma kavramları insanlığı tanımlamak için yetersiz kalıyor biraz. Hatta can sıkıcı olmak istersek, isimlendirmeyi sadece gelişmiş bir havlama olarak görebiliriz, fakat bu bizi bir yere götürmez ve yapabildiğimiz şeyleri de yermekten başka bir işe yaramaz. Konuşmak, korkunç derecede mucizevi bir olay ve bunu tartışmayı düşünmüyorum bile. Ve isimlendirme, bulduğumuz en muhteşem olaylardan muhtemelen.

Dediğim gibi, kitap tanrısal güç olarak isimlendirme ile başlıyor. Yeşil fötr şapkalı, çekici bir ihtiyarın her koyduğu ismin, isimlenen üzerine yapışıp kalmasıyla ve başka bir mucize olan şarkılarla devam ediyor. Şarkılar da bayağı ilginç bir fenomen Preminger. Bakma öyle. Arka arkaya gelen seslere anlam yüklemenin bambaşka bir uzantısı o da. Bir akor duyuyorsunuz, mutlu geliyor, başka bir akor duyuyorsunuz, üzgün geliyor… Bilmediğiniz bir dildeki şarkıya üzülebiliyor veya bilmediğiniz dildeki şarkıyla mutlu olabiliyorsunuz. Bunun güzel bir örneği şu:

Dünyanın en tatlı, en mutlu şarkısıymış gibi duruyor değil mi? Şarkının konusu bir okul katliamı.

Hani normalde, şu şekilde anlatılan, acı dolu olan olayları * :

Foster The People, insancıkları tatlı bir melodiyle anlatmayı tercih etmiş ve hatta dili bilseniz bile sözlerine dikkat etmediğiniz sürece pek anlamıyorsunuz. Aslında daha yerel bir örnek verebilirim bu konuda. Buyrun:

Şehitlere yazılan türküye oynamayı hangi hasta insan düşündü? Kim besteyi bu hale getirdi?

Acı dolu olan türküyü “Biraz daha hızlı çalsak aslında oynanır lan buna!” diyen kim?

Bilmiyoruz.

Yine de demek istediğim şu: Beste, garip bir olay. En temel iletişim aracımız olan dili boşverip, besteye kapılıp gidiyoruz ve duygularımızı o arkadaki melodi belirliyor. Çok garip bir şey. Hatta dilin kökeni olarak şarkıları gösteren en az bir hipotez de var, ama konumuz bu değil.

Konumuz Anansi ve evlatları.

Anansi, dediğim gibi, bir tanrı. Evlatları da doğal olarak babalarına çekiyorlar biraz ve kendileri de tanrısal özellikler taşıyorlar. Spoiler için kusura bakmayın fakat kitap diyalektik akmış. Hatırlayalım:

Tez + Antitez -> Sentez

(Yanlışsa birisi söylesin.)

Kitaptaki oğlanların hikayesi bu formül üzerinden ilerliyor. Şimdi duyduğum ve muhtemelen mantıklı olan bir kanıya göre, iyi bir hikayede karakterler gelişim göstermeli, değişmeli. Neil Gaiman da tam olarak bunu yapmış. En başta görece içe kapanık, yarı-iyi hayatını az çok kabullenmiş bir karakter olan Charles Nancy ve gamsız, gününü gün eden kardeşi Örümcek, kitabın sonunda kendilerinde eksik olanı birbirlerinden alarak tamamlamış iki karakter olarak karşımıza çıkıyor. Tabi bunu kitaba yeni başlamış birisi okuduğunda şaşırabilir veya günahkâr karakterin sonradan kurtuluşa ermesi hikayesine alışkın olan okurlar varsa, klişe olarak görebilirler bunu. Sanırım asıl ilgi çekici olan tamamen zıt olarak sunulan iki karakterin en sonunda aynı yere varmaları, birbirlerini  dengeye ulaştırabilmeleri.

Kitap Hakkında Biraz Daha Konuşmam Gerekirse

Kitap, üzerinde hiç durmadığım halde aslında bayağı karanlık ve mizahi. Modern dünyada yaşayan bir yetişkinin başına gelebilecek ailevi, mesleki birçok olay üzerinden espriler dönüyor. Bunun yanında cinayet, ölüm tehdidi gibi tatlı ayrıntılar da var kitapta. Akıcı bir anlatımı var ama Türkçe çevirisi edebi bir mucize değil. Dilini beğenmedim yani, İngilizcesini okuyup kontrol etmem gerekir ama Türkçesi kesinlikle, mesela bir Sabahattin Ali değil, fakat okunmayacak kadar kötü bir dili de yok. Ve hikayesi, orijinal yanları, Neil Gaiman’ın fantastik dünyası, kitabı birçok kişi için okunur kılacaktır muhtemelen.

Not: “Oğulcan ne yaptın şimdi sen?” , “Böyle kitap mı incelenir?” , “Pumped Up Kicks ne alaka?” , “Bunu okuyacağıma taş okuyaydım,” gibi şikayetleriniz için patronun adresi:
https://www.facebook.com/premingerkalemdairesi

Görüşürüz Preminger!

Yazar Hakkında

Oğulcan Cingiler

Şimdilik:
Bilim sever, safsatacı* bir safsata düşmanı ve sarkastik bir arkadaş.
(*:Hatasız kul olmaz.)

Yorum Yap

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Preminger Youtube’da

Preminger Instagram’da

Preminger Twitter’da

Preminger’de Dinleti